“İSTANBUL KANALI” DOĞRU BİR PROJE Mİ?

İsmail Şefik Aydın
İsmail Şefik Aydın

'İktidarın, 'Çılgın Proje' diye reklâmını yaptığı, İstanbul Kanalı Projesi'nin, doğru bir proje olup olmadığını anlamak için, konunun uzmanlarının düşüncelerini öğrenmek gerekir. Fakat uzmanlardan çok, siyasetçiler ve kendilerini uzman zanneden yandaş yazarlar konuş(turul)maktalar! Ne yazık ki, Türkiye uzunca bir süredir,  uzmanlara danışılmaya gerek görülmeden yönetilmekte olan bir ülke durumundadır.

Atatürk'ün Tek Partili Yönetimi, bazı kesimler tarafından, 'Diktatörlük' olarak nitelendirilir. Hâlbuki,  o dönemde, ülkemizin, Çok Partili Hayattan çok daha demokratik bir şekilde yönetildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat usta demagoglar, halkın, önüne konulan isimlere oy vermekten başka bir inisiyatifinin bulunmadığı, günümüzde uygulanmakta olan Çok Partili Sistemi, 'En İdeal Sistem' olarak yüceltmektedirler!

 Çünkü, varlıklarını bu sisteme borçludurlar. Bu sistem, seçmeni konu mankeni durumuna düşürmekte ve ister istemez, keyfî yönetimlerin yolunu açmaktadır! Bugün yaşamakta olduğumuz devasa meselelerin, yolsuzlukların, kültürel yozlaşma ve çürümenin, kesinlikle bu sistemin kaçınılmaz sonuçları olduğu bilinmelidir. 

Atatürk'ün, 'Diktatörlük' olarak nitelenen Tek Partili Sisteminden, zaman zaman örnekler veririz. Meselâ 1930'lu yıllarda İstanbul Boğazı'na Çevre Yolu yapılması gündeme geldiğinde, Kent Meclisinin üyesi olan, ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı buna karşı çıkar ve İstanbul Boğazı'nda sahile dik yollar yapılması gerektiğini savunur ve bu düşüncesi kabul görür. İşte Atatürk Dönemi böyle bir diktatörlüktü! 

Atatürk Döneminde milletvekillerini, “Mühtehib-i Sani” denilen “İkinci Seçmenler” seçmekteydiler. Buna göre, seçmenlerin, kendi mahallelerinde ya da köylerinde, her 400 seçmen için bir delege hesabıyla seçtikleri İkinci Seçmenler milletvekillerini seçiyorlardı. Bunun yararı şuydu:  Her mahallede ve her köyde, genellikle en tanınan, en sevilen insanlar ikinci seçmen olarak seçilmekte ve elbetteki, demagogların bunlara nüfuz etmeleri de pek o kadar kolay olamamaktaydı! Bunun yanında, bir de, 1960 27 Mayıs Darbesi'ne kadar, siyasî partilerin her mahallede, Ocak Teşkilâtları vardı ve bunlar partilerin yönetimlerinde etkili olmaktaydılar. 

Günümüze gelecek olursak: 12 Eylül Askerî Darbesi'nden sonra, yeniden dizayn edilen siyasette, partilerin buyurgan bir yönetim yapısına kaymalarının önü açılmıştır. Partilerin Milletvekili ve Belediye Başkanı adayları, bütün üyelerinin katıldığı bir önseçimle belirlenmedikçe, Parti Genel Başkanlarının (delegeler değil); bütün üyeler tarafından seçilmeleri sağlanmadıkça Katılımcı bir demokrasi mümkün değildir. Gerçek bir demokrasi için bir diğer zorunluluk da, Kentlerde ve Kasabalarda, Mahalle Meclislerinin kurulması, bunların kendi aralarından Meclis Başkanlarını seçmeleri ve bu Başkanlardan oluşacak Belediye Meclisleri sayesinde, yerel yönetimlerin halk tarafından denetlenebilmeleri imkânının gerçekleşmesidir. Mevcut sistemde, Mahalle Halkının, mahallenin yönetiminde en küçük bir yetkisi bulunmamakta; her şey, menfaat  (rant) odaklarının kontrolündedir. 

Seçilen Belediye Başkanlarının, her konuda 'Tek Karar Verici' durumunda olmalarının sonucu, kentlerimizin imar talancılarının insaflarına teslim edilmeleridir! Bunu önlemenin bir yolu da, şehircilik konusunda uzman kişilerden oluşan ve belli bir yaşa kadar bu görevi sürdürmeleri yasalarla sağlanacak olan Kent Meclislerinin kurulması suretiyle, şehirciliğimize bir disiplin getirilmesidir. 

Bugün ne yazık ki,  hem ülke genelinde ve hem de yerelde, keyfî bir yönetim anlayışının hâkim olduğunu söylemek durumundayız.  Yakın zamana kadar bir Devlet Plânlama Teşkilâtımız vardı.  Sayın İlhan Kesici, Saadet Partisi Genel Başkanı sayın Temel Karamollaoğlu gibi isimler bu kurulda görev yapmışlardı.  Bu kurulda görev yapmak önemli bir kariyerdi. Devlet Plânlama Teşkilâtı, hükümetlerin önüne seçenekleri koyar; hükümetler de bu seçenekleri dikkate alarak karar verirdi.  Günümüzde ne yazık ki, uzmanların görüşlerine artık pek itibar edilmiyor. Ülkenin kaderini etkileyecek projeler tek bir kişinin kararı ile uygulamaya konulabiliyor. Bu yönetim tarzı sebebiyle de, büyük ekonomik kayıplar söz konusu oluyor; ülkemizin yararına olduğunu sandığımız birçok yatırımla, kıt kaynaklarımızın nasıl heba edildiğini,  Batılı 'dostların' bizi nasıl kazıkladıklarını ancak yıllar geçtikten sonra anlayabiliyoruz.

Uzmanların devre dışı bırakıldığı ülkemizde, akıl almaz bir Barajlı Santral ve HES yapımı furyası yaşanmıştır. 1950'den sonra, Batılı 'dostların' telkinleriyle, çevreyi de olumsuz etkileyen, Barajlı Santral yapım politikaları hız kazanmıştır. Bu konuda büyük mücadele veren, dostumuz rahmetli Naci Özen, “Kusursuz Enerji Plânı, -İnanılmaz Bir Melanetin Anatomisi-” isimli kitabında, bu Barajlı Santralların ve HES'lerin içyüzünü anlatmıştı. Naci Özen'in anlattıkları,  “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” isimli kitabın yazarı John Perkins'in yazdıklarıyla örtüşmektedir. 

Türkiye, Batılı 'dostlarımız' tarafından borçlandırılarak diz üstü çökertiliyor. İşin ilginç yanı, devasa boyutlarda inşa edilmekte olan Çoruh üzerindeki Barajlı Santrallerin çoğunda, elektrik üretilmesinin imkânsız olması! Çünkü bu barajların tamamını dolduracak su yok! Fırat nehri üzerindeki barajlar da aynı durumdalar. Büyüklükler devasa!  Meselâ, inanılır gibi değil ama, Atatürk Barajı 8 tribünlü yapılmış fakat sadece 4 tribünü çalıştırılabiliyor! İstanbul Teknik Üniversitesi Profesörlerinden, konunun uzmanı Eren Omay, “çok övündüğümüz büyük barajlar yapılmasının, hem yüksek borçlanmalar gerektirdiğini, hem de bunların işletme maliyetlerinin çok yüksek” olduğunu söylüyor! Yine Prof. Omay'ın verdiği bilgilerden, 'İstanbul Üniversitesi'nin Hidrolik laboratuvarının çalıştırılmadığını; hâlbuki, bu laboratuvar çalıştırılmış olsa, barajların ve HES'lerin kapasite ölçümlerinin tam olarak yapılabileceğini ve ülkenin bundan büyük kazançlar elde edeceğini' öğreniyoruz! Fakat kim takar uzmanları!  Verilen karar yanlış da olsa, bu yanlış karar ülkeye büyük malî külfetler yüklüyor olsa da,  hesap soran yok ki! 

“Kanal İstanbul Projesi'ne gelecek olursak!  

Önce bir düzeltme yapalım; 'Kanal İstanbul' denilmesi Türkçeye aykırı! “İstanbul Kanalı” denilmelidir. Ne yazık ki, projeyi savunanlar da, eleştirenler de ısrarla, 'Kanal İstanbul' demeyi sürdürüyorlar! 

  Konunun gerçek uzmanlarının belirttiğine göre, İstanbul Kanalı gerçekten de, bir Çılgın Proje'dir.  Fakat ne yazık ki, artık,  uzmanlara danışılmadan kararlar alınıyor ve uygulanıyor.  Tıpkı, Melih Aşık'ın da köşesinde 'İstanbul Kanalı' da böyle olmasın diye uyardığı, Kabataş İskelesinde tasarlanan ve milyonlar  harcandıktan sonra vazgeçilen Martı Projesi gibi! Tıpkı, İstanbul Havalimanının yer seçiminde ve Atatürk Havalimanının devre dışı bırakılmasında olduğu gibi! Tıpkı, bütçeye büyük malî külfetler yükleyen otoyolların ve köprülerin, Yap-İşlet-Devret anlayışı ile yapılmaları gibi! İstanbul Kanalı Projesi'nde de uzmanlara danışılmadan karar verilmiştir. Devlet 'Ben Yaptım Oldu' anlayışı ile yönetilmez! Geçenlerde not olarak yazdık; bu iktidara destek olduğu bilinen Ulusal Kanal, son derece sağduyulu bir yayın yaparak, konunun gerçek uzmanlarını tartıştırdı.  Bir emekli Tümamiral, İstanbul Boğazı'nda 30 yıl kılavuz kaptanlık yapmış bir kaptan ve konunun uzmanı bir profesör İstanbul Kanalı'nın âdeta bir çevre felâketine yol açacağını söylediler.  

 Peki, bu ısrar niye? 

- Yeşilgiresun Gazetesi, İsmail Şefik Aydın tarafından kaleme alındı
https://www.yesilgiresun.com.tr/makale/4973623/ismail-sefik-aydin/istanbul-kanali-dogru-bir-proje-mi