NATO NİÇİN KURULDU? (4)

 NATO'ya girildikten sonra, ABD'ye topraklarımızda üs ve tesisler sağlanması sebebiyle, Sovyetlerle olan ilişkiler daha da gerilecektir. Bu ittifak yüzünden Türkiye çok büyük bir orduyu beslemek zorunda kalacak ve bu durum büyük ekonomik sıkıntılara yol açacaktır. Hâlbuki, Sovyetlerle dostluk politikası sürdürülseydi, Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Kruşçev'in, 27 Mayıs Askerî Darbesinden sonra, Devlet Başkanı Cemal Gürsel'e gönderdiği mektupta belirttiği gibi, askerî harcamalara ayrılan kaynakların büyük bir bölümünün, ülkemizin kalkınmasında kullanılması söz konusu olabilecekti! 
BATI'YI NE ZAMAN TANIYACAĞIZ?
Gerek CHP ve gerekse iktidarda olan DP, NATO'ya girilmesi ile, Batı Dünyası içindeki yerimizin artık garantiye alındığını düşünmekteydiler! Aynı gaflet, 1856 Paris Konferansı'ndan sonra da yaşanmıştı! Kırım Harbi'nde, İngiltere ve Fransa ile birlikte, Rusya'yı yenen devletlerden biri olduğumuz hâlde, kaybeden biz olmuştuk. Çünkü, bu harp yüzünden malî durumu bozulan Osmanlı Devleti, tarihinde ilk defa borç almak zorunda kalacak ve böylece, Duyûn-ı Umumiye'ye giden yol açılmış olacaktır! 1856'da toplanan Paris Konferansı'nda da, Avrupalı 'dostlarımız', Avrupa kamu hukukundan yararlandırılacağımızı belirtmişlerdi. Bâbıâli bunu, 'Avrupa devletleriyle eşit olduk' diye anlamış ve 'Kapitülâsyonlar kalktı' diye sevinilmişti. Böyle bir şeyin söz konusu olmadığının anlaşılmasının yarattığı hayâl kırıklığı daha geçmeden, l878'deki Berlin Kongresi'nde,  büyük Avrupa devletleri, Türk topraklarını paylaşmışlar, Rumlar ve Ermeniler yararına, Balkanlarda ve Doğu Anadolu'da, topraklarımıza müdahale hakkını kendilerine tanımışlardı! Yine bilindiği gibi, bu Avrupalı 'dostlar', ufukta gözüken bir Balkan harbinde, Osmanlı'nın mutlaka galip geleceğini düşündüklerinden, yayımladıkları bir bildiriyle, 'harbi kim kazanırsa kazansın, sınırların aynı kalacağı garantisini vermişler', fakat Osmanlı Devleti savaşı kaybedince, Batı Trakya'nın, Edirne'nin ve Makedonya'nın kaybedilmesine sessiz kalmışlar; hattâ, Almanya dâhil,  Edirne'nin geri alınmasını bile protesto etmişlerdi! Evet, yüz yıl sonra, yine aynı gaflet hâkimdi ve  'Avrupa bizi kabul etti' zanneden iktidar da, muhalefet de bayram ediyorlardı! 
Devlet adamları tarih okumayınca, tarihin tekerrür etmesi de ne yazık ki, kaçınılmaz oluyor. Osmanlı'nın bu yüzden başına gelen belâları çok iyi bilen Ahmet Cevdet Paşa, devlet adamlarına şu uyarıyı yapmış: “Siyaset işlerinde maharet ancak tecrübe ile olur.  Her şeyi tecrübe etmeye insan ömrü yeterli ve bir asrın tecrübesi kâfi değildir. Arif olanlar, her şeyi nefsinde tecrübeye kalkışmayarak, içi ibret, nasihat ve tecrübelerle dolu olan tarih okurlar!” 
İRAN'DAN DERS ALMALIYIZ!
1979'da Şah Rıza'nın ülkeyi terk etmesine sebep olan halk hareketi ile, Humeyni'nin ülkeye dönüşünden sonra, İran büyük bir dönüşüm yaşamıştır. Amerika'yı ülkeden kovduktan ve Amerikan vesayetinden kurtulduktan sonra ve sadece 30 yıllık bir süreçte, İran millî harp sanayisinde çok büyük başarılara imza atmıştır!  Biz ise, ABD himâyesini kabul ettikten sonra ki, 1945 yılına tekabül etmektedir; sürüklenip duruyoruz! Bu uğurda, uçak ve motor üretiminden bile vazgeçtiğimizi, Amerika'nın baskılarıyla, Köy Enstitülerini kapattığımızı  hatırlatmak isteriz!  O Köy Enstitüleri ki, kapatılmasalardı köylümüzün, çiftçimizin yol göstericisi olacak olan Enstitülü öğretmenler, köylümüze her konuda kılavuz olacak ve ülkemizin millî tarım siyaseti herhâlde bu duruma getirilemeyecekti.  Çünkü, çıkarları konusunda bilinçlendirilen köylümüz, böyle bir şeye asla izin vermezdi! Ne yazık ki, 1949 yılında Amerika'nın kontrolüne verilen eğitim sistemimiz, millî vasfını kaybetti!
 ESKİ MANDACILARI BİLE MUMLA ARIYORUZ! 
İstiklâl Harbi sonrasında, Mustafa Kemal Paşa ile görüş ayrılığına düşerek yurt dışına gitmek zorunda kalan Halide Edip Adıvar'ın, Yıldız Sertel'in tanık olduğu şu sözleri düşündürücüdür: “Mustafa Kemal'in ölümünden bir süre sonra, mandacılar affedilince (Bizim notumuz: Mandacılar, 1938'de Atatürk'ün sağlığında affedilmişlerdir), Halide Hanım'la Adnan Bey (Adıvar) de geri döndüler. Bir gün, annemle beraber Halide Hanım'ı Cağaloğlu'ndaki evinde ziyarete gittik. Hiç unutmam, kapıyı Halide Hanım açtı ve ilk söylediği söz şu oldu: 'Sabiha! Mustafa Kemal haklıymış!..' Annemle ikimiz donakalmıştık” (Mustafa Ekmekçi, Cumhuriyet Gazetesi, 30. 10. 1994)! 
Yine aynı yazıda, Mustafa Ekmekçi'nin belirttiğine göre, Halide Edip, 1950 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden Meclis'e girer. Demokratlar, Halide Edip'i anlayamazlar; onun yaptığı eleştirileri kulislerde, geçmişteki Amerikan Mandası yandaşlığına izafeten, “Ne olacak? Mandacı karı” diye küçümserler. Halide Edip ise, Demokratlar için yakınlarına şunları söyler: “Ben o zaman öyle düşünmüştüm, bunlar ne yapıyorlar?  Türkiye'yi Amerika'nın kucağına atıyorlar!” 
Halide Edip kısa bir süre sonra milletvekilliğinden ayrılacaktır!
Dünyada, emperyalizme karşı ilk bağımsızlık savaşını veren Türkiye'nin, iktidarı ve muhalefetiyle, emperyalist devletlerin çıkarlarına hizmet eden bir askerî ittifakın içine girmek için verdiği 'Büyük Mücadelenin' sonunda, bu üyeliğin gerçekleşmesi ile, Türkiye artık Kemalizm'le, Millî Mücadele Ruhu ile bütün bağlarını koparmış olmaktaydı!
MUSADDIK'IN DEVRİLMESİNİ SEYRETTİK!
 Sadabat Paktı'nın diğer önemli üyesi İran'a gelince; petrolü millîleştiren ve millî bir çizgide ilerlemeye çalışan bu ülkenin Başbakanı Musaddık'ın, 19 Ağustos 1953 tarihinde, bir ABD-İngiltere ortak operasyonu ile devrilmesinden sonra,  İran da, Türkiye gibi, Amerika'nın 'güvenli' limanına sığınacaktır! Ne var ki, biz, Atatürk'ten sonra, kendi arzumuzla Amerikan boyunduruğunu boynumuza geçirmiştik; İran ise, Amerika ve İngiltere'nin organize ettiği bir askerî darbe ile buna zorlanmıştı! 
William Blum bu konuda şu değerlendirmeyi yapıyor: “Musaddık bu göreve, İran parlamentosunun büyük çoğunluğu tarafından seçilmişti. Ancak, İran petrollerini işleten tek şirket olan, bir İngiliz petrol şirketini millîleştirme hareketinin öncülüğünü üstlenmek gibi, büyük bir 'hata' yapmıştı! Darbe, Şaha mutlak iktidarını yeniden kazandırdı ve İran'da 25 yıllık bir baskı ve işkence rejimi başladı. Bu arada, petrol endüstrisi yeniden yabancı mülkiyete geçirildi ve ABD ile İngiltere yüzde 40'ar pay aldılar” (William Blum, “Haydut Devlet”, s.159)!
Eğer, Sadabat Paktı yürürlükte olsaydı, Türkiye ve İran, Atatürk dönemindeki gibi,  yakın ilişkiler içinde olsalardı,  böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Sırt sırta vermiş bir Türkiye ve İran, diğer bölge devletlerini de yanlarına almayı başardıkları ve o tarihteki adıyla Sovyetler Birliği ile dostluk ilişkileri geliştirmiş olsalardı, emperyalist devletler bu coğrafyada hâkimiyet kurabilirler miydi? 
John Perkins de, İran'daki CIA darbesi konusunda şu bilgiyi veriyor: “Karar ânı, 1951'de, İran'ın doğal kaynaklarını ve halkını sömürmekte olan bir İngiliz petrol şirketine karşı ayaklanma ile oluştu. Bu şirket, bugünün BP'si British Petroleum'un öncüsü idi. İran'ın popüler ve demokratik olarak seçilmiş başbakanı (ve TIME dergisinin 1951'deki Yılın Adamı seçtiği) Muhammed Musaddık, İran'ın tüm petrol kaynaklarını millîleştirdi. Buna kızan İngiltere de, İkinci Dünya Savaşı'ndaki müttefiki ABD'nin yardımını istedi. Ancak her iki ülke de, askerî bir misillemenin Sovyet Rusya'yı İran adına harekete geçmeye kışkırtmasından korkuyordu. Washington da çareyi, deniz piyadeleri yerine CIA ajanı Kermit Roosevelt'i (Thodor Roosevelt'in torunu) İran'a göndermekte buldu. Roosevelt, insanları para veya tehditle kendi tarafına çekmekte üstün başarı gösterdi. Ondan sonra da bu insanları kargaşa çıkartmak ve bir dizi sokak gösterisi düzenlemek için harekete geçirerek, Musaddık'ın hem  beceriksiz, hem de halkın desteğini yitirmiş biri olduğu izlenimini yarattı. Sonunda Musaddık devrildi ve yaşamının geri kalan kısmını ev hapsinde geçirdi. Amerikan yanlısı Muhammed Rıza Şah da tartışmasız diktatör oldu” (“Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları”, s. 47). ./…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

İsrafil Karataş - Hocam daha 18 yaşındayım çok güzel bir yazı olmuş yakın tarihi ve siyasi polatikasını anlatan yeni yazılarda bekliyorum . Sağlıcakla

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 29 Mart 00:13


Anket Fındık Fiyatı 2022 için ne kadar açıklanmalı?