ÖNCE EMPERYALİZMİ TANIMAK GEREK (2)

Evet, vatansever bir siyasetçinin ve aydının önce emperyalizmi tanıması gerekir. Peki, tanıyor muyuz? Ne gezer! Siyasetçisiyle, aydınıyla, bürokratıyla âdeta, başta Amerika olmak üzere emperyalist devletlere teslim olmuş bir durumdayız. Hem de, Atatürk gibi bir dâhinin onca uyarısına rağmen!
Şu sözlerine bakar mısınız:
“Emperyalizm bizi affeder mi? Yüz yıllık emeğinin ürünü Sevr'i ve Üçlü Anlaşmayı tarihe gömdük. Hevesi kursağında kaldı. Affetmez! Bizi yine uyutmak, istediklerini yaptırmak isteyecektir. Onun için gözümüzü daima dört açmalı ve çok çalışmalıyız. Tarihimizi iyi bilmeli, bağımsızlık bilincini güçlendirmeliyiz.”
Peki, bu vasiyete uyulduğunu söyleyebilir miyiz? Kesinlikle hayır! Atatürk'ten sonra gelen İnönü, sanki Atatürk hiç yaşamamış gibi, sanki emperyalizme karşı o mukaddes İstiklâl Harbi'ni vermemişiz gibi, gitti, o devletlerle ittifak ilişkisi içine girdi. Sonra kendi ağzıyla şu sözleri söyledi: “Büyük devletlerle dostluk ayıyla yatağa girmeye benzer!”
Bu sözler âdeta eşsiz bir kara mizah örneğidir. Sen git ülkeyi Batı'nın emperyalist devletleriyle ittifak ilişkisi içine sok ve ondan sonra da bu sözleri sarf et! Hâlbuki, İnönü Lozan'da, kendi ifadesiyle, Lozan'daki İngiliz Heyetinin Başkanı olan ve Konferansı da kendisi idare eden İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon'un şu sözlerine muhatap olmuştu:
“Müzakere ediyoruz. Aylardan beri, arzu ettiklerimizden hiçbirini alamıyoruz. Vermiyorsunuz. Anlayış göstermiyorsunuz. Memnun değiliz sizden. Ama ne reddederseniz cebimize atıyoruz. Cebimizde saklıyoruz. Memleketiniz haraptır. Yarın geleceksiniz, bunları tamir etmek için, kalkınmak için yardım isteyeceksiniz. O zaman, bu cebime koyduklarımdan her birini birer birer çıkarıp size vereceğim” (Şevket Süreyya Aydemir, “Tek Adam”, Cilt III, s. 115)!
İlginç olan ise, Lozan'dan dönüşünde İsmet Paşa'nın da, Atatürk'le şu endişesini paylaşmış olmasıdır: “…sürekli tetikte durmamız gerekiyor. Açık verirsek Sevr anlayışı her zaman patlayabilir. Çünkü yaşamak ve kurtulmak için kendilerine avuç açacağımızı, böylece bütün kazandıklarımızı geri alacaklarına inanıyorlar” (Turgut Özakman, “Cumhuriyet”, s. 325)!
Bir önceki yazımızda ve geçen ay, ekonomimiz hakkında yazdığımız yazılarda Batı'ya iltihakın nelere mâl olduğunu anlatmıştık. Evet, 1947'de IMF'ye üye olduktan sonra artık, Batı'nın siyasî ve iktisadî vesayeti de bir kement gibi boynumuza dolanmıştı. Başbakan Adnan Menderes'i de işte bu kement sehpaya götürecektir!
Rahmetli Menderes Amerika ile dostluğun Türkiye'nin bağımsızlığını feda etmek demek olduğunu anlayarak, Sovyetler Birliği ile ilişkilerimizi güçlendirme arayışına girmişti. Eğer 27 Mayıs 1960 tarihinde Askerî Darbe olmasaydı, Temmuz ayında Moskova'ya gidecek ve büyük bir ticaret antlaşması imzalayacaktı. Fakat geç kalmıştı. Çünkü, Amerika bütün ağırlığıyla ülkemizin üstüne bir karabasan gibi çökmüştü. Bu öyle bir çöküştü ki, ülkemizdeki varlığını destekleyecek kadroları da özenle yetiştirmişti. Bu imkânı da Amerika'ya İnönü vermişti!
EĞİTİM KOMİSYONU ANLAŞMASI
27 Aralık 1949 tarihinde imzalanan ve Amerika'ya, eğitimimize müdahale hakkı tanıyan bu İkili Anlaşma oldukça önemlidir. Bu anlaşmaya göre kurulan Eğitim Komisyonu'nda, dört Amerikalı ve dört Türk bulunmaktadır. Fakat, Amerikan Büyükelçisi komisyonun Fahrî Başkanı olarak iki oya sahiptir. Yani Amerikalılar ne derse o olacaktır!
Bu İkili Anlaşmaları, 1971 yılı başlarında yazdığı bir kitapla, gün yüzüne çıkarın Tabiî Senatör Emekli Kurmay Albay Haydar Tunçkanat, bu Eğitim Komisyonu konusunda şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Anlaşmadaki bütün hükümler, kurulacak olan Amerikan Eğitim Komisyonunun Türkiye'de, Türk parası ile, Türk Hükûmetinin himayesinde, her türlü Türk denetiminin dışında, Türk Eğitimi hakkında araştırma yapması, bilgi toplaması, gerekli Amerikalı memurların uzman ve araştırmacı olarak okul, üniversite ve Bakanlıklara yerleştirilmesi ve benzeri faaliyetlerini kolaylaştırmak amacını sağlamak için getirilmiştir. Sözde, karşılıklı olan bu anlaşma ile, bağımsız bir devlet olan Türkiye'nin başkentinde, Türk Eğitimi ile ilgili bir Amerikan Eğitim Komisyonu kuruluyor ve Türk Hükûmetine, bu komisyonun çalışmalarını kontrol ve denetleme hakkı dahi verilmiyor! Türkiye, bugün genellikle Amerika'nın nüfûz alanına dahil edilmiştir. Bu nedenle, Türkiye'de iyice yerleşip sömürüsünü sürdürebilmek için, her alanda olduğu gibi, eğitim hakkında da bilgiye ihtiyacı vardır. Bunun için de, Amerika'dan 'uzman, araştırmacı öğretim üyesi' adları altında, bu anlaşma ile kurulan Amerikan Eğitim Komisyonu marifetiyle, gerekli personeli, bilgi toplamak üzere görevlendirmiştir. Amerika'nın, Türkiye'de kendisine yardım edecek ve işbirliği yapacak, Amerika'da yetiştirilmeye uygun Türk öğrenci, öğretim üyesi ve araştırmacılara ihtiyacı vardır. Amerikalılar tarafından tespit edilen niteliklere uygun olanlar arasından seçilecek bu kimseler eğitim, araştırma veya görgü ve bilgilerini arttırmak üzere gönderilirler. Bunlardan, Amerika'da yararlı olacaklar dolgun ücret ve görev teklifleriyle orada bırakılmakta, bir kısmı da süreleri sonunda Türkiye'ye dönmektedirler. Dönenler de iki gruba ayrılmaktadır: Birinci grup Amerika hayranı ve onların her şeyini benimseyip Amerikalılaşanlar. İkinci grup da, bunların dışında kalanlar. Bunların her biri hakkında Amerikalılar hâl tercümeleri ve albümler hazırlarlar. Birinci gruba dâhil olanlardan en kabiliyetlilerinin, gerektiğinde kullanılmak üzere, Devletin ve Hükûmetin en önemli yerlerinde görev almaları sağlanır. Bunların bir kısmı da, Amerikan yardım kurulları, şirketleri ve diğer örgütlerde görevlendirilirler. Bu suretle Amerikalıların Türkiye'deki işbirlikçileri de, zaman içinde çoğalarak örgütlenir” (“İkili Antlaşmaların İçyüzü”, s. 42, 51)!
Millî Eğitim Bakanlığı'nda, personel politikalarından, ders programlarına kadar pek çok konuda stratejik plânlama yapan, personelinin üçte ikisi Amerikalı olan “Eğitim Araştırma Geliştirme Daire Başkanlığı” bu antlaşmayla gerçekleşmiştir. Türk eğitiminin müfredatı değiştirilerek, soru soran, sorgulayan öğrenciler yerine ezberci-nakilci öğrenciler yetiştirilmiş; araştırmanın yerini Batı'nın dayatmaları almıştır!
Evet! İnönü yönetiminin II. Dünya Harbi'nin sonlarında, 'KÜÇÜK AMERİKA' olmaya karar verilmesinin ilk sonuçları bunlar olmuştu!
MİT CIA'NIN KONTROLÜNE GİRMİŞTİ!
Yıl 1956'dır. Başbakan Menderes, telefonlarının dinlendiğinden şüphelenerek, Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur'a konuyu araştırması talimatını verir. Korur, MAH'ın dinleme servisi elemanlarının Amerikalıların kontrolüne girdiğini tespit eder! Bu işlerden sorumlu görülen MAH Başkanı General Behçet Türkmen (İlter Türkmen'in babası) 1957 yılında Bağdat Büyükelçiliğine tayin edilerek MAH'ın başından uzaklaştırılır. Menderes, Amerikalıları 'darıltmadan' MAH'daki kontrolü önlemeye çalışır. Bir süre Ahmet Salih Korur'un yönetiminde kontrol sağlanır fakat MAH, 'dost' ABD'nin gizli servisi CIA ile iç içe çalışmalarını sürdürür (Tuncay Özkan, “MİT'in Gizli Tarihi”, s. 194)! ./…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Önümüzdeki Yıl Fındık Fiyatı Ne Kadar Olmalı?