ABDÜLHAMİD YALANLARI (3)

BİR İTTİHATÇININ İTTİHATÇILARA BAKIŞI!
Hürriyet uğrunda, 19 yıl Fransa'da yaşamak zorunda kalan, mücadelesini bu ülkede sürdüren Ahmet Rıza Bey, kendisinin de bir mensubu olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yazdığı 15 Temmuz 1915 tarihli bir mektupta, Cemiyetin müstebit yönetimini şu sözlerle eleştirmektedir: “Büyük bir üzüntüyle görülüyor ki, iş başında bulunan yöneticiler, geçmişin yalnız bir evresinden ders almışlar. Tahttan indirilmiş hakanın otuz yıl o mevkide nasıl ve ne önlemler sayesinde durabildiğini incelemişler! Bunlar da önceki dönemin mütegallibeleri gibi aldanıyorlar; bir yandan ahlâk bozukluğuyla yokluk ve yoksulluk, öte yandan korku ve dehşet istibdadın sürmesine yeter sanıyorlar. Oysa, Abdülhamid'in keyfî yönetiminde başka bir beceri, başka bir güç ve büyüklük vardı. Sıradan ve çocuksu kararlarla, birbiriyle çelişen, geçici yasalarla istibdad da maskara oldu. Halk korkmuyor, nefret ediyor” (Ahmet Rıza Bey, “Anılar”, s. 76)!
TALÂT PAŞA, “MİLLET HENÜZ MEŞRUTİ İDAREYE HAZIR DEĞİLDİR” DİYORDU!
Sultan Abdülhamid, “Millet henüz meşrutî idareye hazır değildir. Tahsil ile aydınlanıp liyakat kesbedinceye kadar pederane bir idareye tâbi olması zarurîdir” diyerek Meclis-i Mebusan'ı feshettiği için ona 'Müstebit Padişah' 'Hürriyet Düşmanı' dediler; hâlâ da demektedirler! Şimdi bakınız, Abdülhamid'i, ülkeye, sözde Hürriyet getirmek amacıyla tahttan indiren İttihat Terakki'nin en yetkili isimlerinden biri olan Talât Paşa hakkında, Rauf Bey neler söylüyor: “Bir zamanlar hürriyet uğrunda mücadele edenlerin ilk safında bulunan Talât Bey'in, sadrazam olunca 'Millet henüz meşrutî idareye hazır değildir. Memleketin selâmeti ve milletin emniyeti için münevver bir istibdat idaresi zarurîdir' dediğini kulağımla işitmiştim” (Rauf Orbay, “Siyasî Hatıralarım”, s. 237)!
İNGİLTERE'DE NASIL
BİR DEMOKRASİ VARDI?
Aydınlarımız İngiltere'yi 'Demokrasinin Beşiği' olarak görürler! Hâlbuki, İngiltere'de göstermelik bir demokrasi vardı. Bu demokraside halk yoktu!
İngiltere'de Tory ya da Whig temsilcilerinin oluşturduğu parlamentoyu halk seçmiyordu. Bu iki küme, oy verme hakkını, kendilerine uygun gördükleri yüksek gelirlilerle sınırlı tutuyor ve halk üzerinde baskı uygulayarak sırayla yönetime geliyorlardı. 1689'dan 1760'lara kadar Whig'ler, 1760'dan 1820'e kadar Tory'ler yönetimdeydiler. Kaynağını İngiltere'den alan iki parti sistemi, temsil ettiği kesimlerin çıkarlarını her zaman koruyarak, Amerika başta olmak üzere, tüm gelişmiş ülkelerde uygulanan siyasî sistem olacaktır. Parlamentodaki temsilciler, tümüyle mülk sahiplerinin ve kentli tüccarların seçtiği kimselerdi. O dönemde, gelişmekte olan sanayiciler bile, parlamentoda temsil edilmiyorlardı. Bu hakkı 1832'de elde ettiler. 1867 yılında ileri bir demokratik reform olarak kabul edilen yasaya göre, o tarihte 33 milyon nüfusu olan İngiltere'de ancak 2.5 milyon kişi oy verebiliyordu. İngiltere'de, 1872 yılına kadar, oylar seçim kurullarının önünde sözle bildiriliyordu! 1850-1860 yılları arasında Tory'ler ve Whig'lerin politik mirası üzerinde iki yeni parti kuruldu. Yapılan şey gerçekte yeni partilerin kurulması değil; yönetimi ellerinde bulunduran hükümranların, ellerindeki politik örgütleri, gelişmekte olan yeni koşullara göre yeniden teçhiz etmeleriydi! Ekonomik olarak eski güçlerini yitiren tüccarların azalan desteği yerine, güçlenmekte olan sanayi burjuvalarının desteğini alan Whig'ler, kendilerine yavaş yavaş 'liberal' demeye başladılar. Buna karşılık Tory'ler kendilerine muhafazakâr diyorlardı. Bu iki parti, öncesinde olduğu gibi, sonrasında da ve bugüne kadar (1900 yılında kurulan ve daha sonra Liberal Parti'nin yerini alan İşçi Partisi dahil) sırayla yönetime gelerek, İngiliz siyasetine yön verdiler. Mülkiyet ve sermaye hükümranlığına dayanan ve sömürgecilikten güç alan kurulu düzeni, âdeta tek parti gibi yönettiler. Bunların bir de Lordlar ve Avam Kamaraları var. 795 üyeli Lordlar Kamarasının en kalabalık grubu Kraliçe tarafından ömür boyu seçilen 681 üye!
Osmanlı aydınları işte, ne olduğunu tam bilmedikleri bu sisteme hayrandılar. Bu hayranlığın bedelini gerçekten de çok ağır ödedik. Fakat, görünmeyen bir el gerçeklerin üstünü örtmekte; Abdülhamid 'HÜRRİYET DÜŞMANI' ilân edilmekte; İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları ise, 'HÜRRİYET ÂŞIKLARI' olarak yüceltilmektedir. İttihatçılar bize bir imparatorluk kaybettirmiş, bu millete büyük acılar yaşatmış kimin umurunda! Zaten, Büyük Atatürk'ün ayağa kaldırdığı bu yüce millet, Atatürk'ü de Batıcı yapan sözde Atatürkçü aydınların umurunda mı ki?
MANGO ABDÜLHAMİD'İN DIŞ POLİTİKASINI ÖVÜYOR!
Andrew Mango'nun Sultan Abdülhamid hakkında verdiği önemli bilgilerle devam edelim:
“Atatürk, Modern Türkiye'nin Kurucusu” kitabının yazarı Andrew Mango, Atatürk'ün doğduğu dönemi tahlil ettiği bir değerlendirmesinde, Sultan Abdülhamid'in dış politikası konusunda şunları söylemektedir: “Abdülhamid iç ve dış düşmanlarının çelişkilerinden yararlanarak, Rusya'yı İngiltere'ye; Almanya'yı ise her ikisine karşı kullandı” (Age. s. 34)!
İngiltere'ye güvenmeyen Abdülhamid'in, Almanları daha fazla tuttuğu bilinir. Fakat O, Almanya konusunda da ihtiyatlıdır. Almanya hakkındaki şu düşüncelerine bakar mısınız: “Berlin Sefirimizden öğrendiğime göre, Kayser, Anadolu'da Almanları tutan bir muhit yaratmak istiyormuş. İktisadî vaziyetimizi düzeltebilmek için Almanlardan istifade etmeyi doğru buluyorum, fakat Alman gazetelerinin yazdığı ve arzu ettiği gibi, Bağdat demiryolu üzerinde Alman kolonilerinin kurulmasına gelince, katiyen taraftar değilim. Dedelerimizin pek çok fedakârlık yaparak elde ettikleri bu toprakları, Alman kolonilerine terk edebileceğimizi zannediyorlarsa aldanıyorlar. Anadolu yalnız bize aittir. Pek çok yerden itilip kakıldıktan sonra buraya yerleşen din kardeşlerimize bu son mercilerini muhafaza edeceğiz” (Nurer Uğurlu, “II. Abdülhamid'in Hatıra Defteri”, s. 300)!
Andrew Mango'nun verdiği şu bilgiden de, İttihatçıların verdikleri sözde hürriyet mücadelesinin ülke gerçeklerine ne kadar aykırı olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
Mango'nun belirttiğine göre, İzmir'deki Yahudi Alliance okulunun müdürünün naklettiği, Bulgaristan'dan gelmiş olan Gabriel Arie'nin 1893'te yazdığı bir rapordaki şu gözlemler, gayrimüslimlerin Osmanlı Devleti'ndeki hayat şartları hakkında bir fikir verebilir. Bu gözlem aynı zamanda, Türk ve Müslüman ahalinin durumuna da ışık tutmaktadır:
“Bir Bulgar Türkiye'ye gelince onun gözüne ilk çarpıcı gelen, aldığı özgürlük dolu soluk oluyor. Kuramsal olarak despot bir hükûmetin yönetimi altında olsa bile, insan anayasal bir devlette bulacağından daha fazla bir özgürlük duygusu yaşıyor… Hattâ, bir hükümetin varlığını bile hissetmiyor. İnsanı taciz eden polislerin, ağır vergilerin, yoğun kamu hizmetlerinde çalışma zorunluluğunun olmamasını sultanın gayrimüslim kullarının takdir etmesi gerekir...” (Andrew Mango, “Atatürk”, s. 37).
Bu çok önemli bilgilere, biz bugüne kadar hiç bir kaynakta rastlayamadık. Olacak şey değil ama, kendi ülkemiz hakkındaki gerçekleri bir yabancı bilim adamından öğreniyoruz! Sansürün boyutlarını görüyor musunuz? ./…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Önümüzdeki Yıl Fındık Fiyatı Ne Kadar Olmalı?