ABDÜLHAMİD YALANLARI! (2)

MEŞRUTİYETİ YABANCILAR TELKİN EDİYORLARDI!
Prof. Niyazi Berkes'in belirttiğine göre, Osmanlı aydınları arasında anayasalı bir rejime ilgi, yabancıların teşvikleriyle başlamıştır. 1867'de İstanbul'da yayımlanan yabancı gazetelerde, geniş bir anayasa tartışması başlar. Bu kampanyayı başlatan da Courrier d'Orient'dır. Yazıların çoğu, Osmanlı İmparatorluğunda anayasalı bir rejimin uygulanabileceği tezi üzerindedir. Namık Kemal'in bile bu görüşle o zaman tanıştığı, hiç değilse, bu teze, o zaman aklının yattığı anlaşılıyor.
Sadrazam Âli Paşa ise, 'İçinde 14 millet bulunan bir imparatorlukta, halkı ya da milletleri temsil edecek bir parlamento rejimi kurulamayacağına' inanıyordu. Âli Paşa vasiyetinde, Meşrutî Yönetim konusunda şu uyarıyı yapmaktaydı: “Memleketi tanımayanlar boyuna millet meclisinden söz ediyorlar. Devlet işlerini tartışacak, denetleyecekmiş bu meclis! Eyaletlerden, hattâ payitaht ahalisinden kurulacak böyle bir topluluk çok geçmeden acınacak bir acziyet içine düşer. Acele etmemeliyiz. Yapılacak ilk iş, basını bütün engellerden kurtarmak ve tam bir hürriyete kavuşturmaktır” (Cemil Meriç, “Umrândan Uygarlığa”, s. 36)!
Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa da, Âli Paşa gibi, Millet Meclisi için hazırlıklı olmadığımıza inanmaktaydı. l867'de Mithat Paşa'nın, meşrutî rejimi, 'bütün fenalıkları önleyecek' bir tedbir sayması Fuat Paşa'yı gülümsetir. “Bu zâta öğretemedik ki der, politikada 'şâh-dârû'ların (her derde deva olacak şeyler) yeri yoktur” (Cemil Meriç, “Umrândan Uygarlığa”, s. 353).
Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu'nun belirttiğine göre, Mithat Paşa, İngiltere Sefiri Elliot'a yeni rejim hakkında şu açıklamayı yapar: “Hükümranlık salâhiyetini padişahtan alacak olan Millet Meclisi; ırk, din, mezhep farkına asla bakılmaksızın, bütün ahali bir tutularak yapılacak seçimlerle kurulacaktır.”
Nizameddin Nazif daha sonra şu tahlili yapıyor: “Böyle bir vaad, ilk bakışta insanî ve medenî bir hareket gibi görünür; fakat, o günlerin şartlarına vurulunca anlayışsızlığın, ihtiyatsızlığın, dar görüşlülüğün en kötü ifadesi olduğu derhâl belirir. Zira:
1. Meclisler daima ekseriyetin ve teşkilâtlı grupların tesiri altında kalır.
2. Meclisler daima ekseriyetin fikrini ve arzusunu kanunlaştırır.
Hâlbuki, Osmanlı Devleti'nin 1876 yılında,
a. Bilgili (ve eğitimli) vatandaşlarının çoğu Hıristiyan'dı!
b. Teşkilâtlı zümreler ve gruplar hep Hıristiyan'dı!
Pek garip görünür ama, 1876 Türkiye'sini tam demokratik usullerle seçilmiş bir meclisin kontrolü altına sokmak demek, düpedüz, imparatorluğu bir plebisit ile, Hıristiyan Osmanlıların devamlı kontrolü altına sokmak demek olacaktı. Mithat Paşa Hazretleri ile, Yeni Osmanlılar denilen bir avuç (sözde) münevver, İngiltere Büyükelçisi sir Henry Elliot'un 'irşadları' ve her türlü maddî yardımları ile, işte böyle bir plâna hizmet etmekteydiler! Kurmayı tasarladıkları mecliste, ekseriyeti ellerinde bulunduran gayr-i Türk unsurlar birleşecek ve Osmanlı İmparatorluğu'na daha o zaman son verilecekti ki, İngiltere'nin arzusu da buydu. Abdülhamid Han, kudretli zekâsı ve devlet adamlığı önsezisi ile bu tehlikeyi, meclisi açtırdığı ilk günden itibaren hissetmiş ve 1878'de de meclisi feshetmiştir.”
Ne yazık ki, Nizamettin Nazif'in bu çok önemli değerlendirmeleri aydınlarımızın umurunda bile değildir. Daha doğrusu bir güç bunların bilinmesini önlemektedir. Çünkü tarihimiz iyi bilinirse, Türk aydınları doğru sentezler yapabilir ki, bu, Türkiye'yi kontrolleri altında tutan iç ve dış odakların işine gelmez!
PROF. NİYAZİ BERKES'İN ÖNEMLİ TESPİTLERİ
Türk Solunun en saygın isimlerinden biri olan Prof. Niyazi Berkes'in, Abdülhamid Dönemi öncesini ve Abdülhamid Dönemini doğru anlamamıza yardımcı olacak, I. Meşrutiyet Macerası hakkındaki şu tespitleri dikkatle okunmalıdır:
“Tanzimat'ın tarım, endüstri, eğitim alanlarındaki çabaları 1875 malî iflâsıyla sona ermiş; çağdaşlaşmanın gerçekte, Avrupa ekonomisinin bağımlılığı altına girmek olduğu, Avrupa endüstrisinin rekabeti karşısında yerli sanayinin çökmesi, Müslüman halk yığınlarının fakirleşmesi demek olduğu inancını vermişti. Bu gerilemenin yerine, “terakki” yolunu açacak yol, Müslümanların “İttihadı” olmalıydı. Bu koşullar, Abdülhamid rejiminin neden halka çekici gözüktüğünü anlatır. Halk onu kendi devleti sayıyordu (…). Tanzimat Paşalarının israflı hayatından, Ermeni ve Rum sarraflarıyla, Avrupa bankerleriyle olan dalaverelerinden bıkan halka, Abdülhamid'in ağır başlı, tutumlu, dindar görünüşü, sade giyinişi, çok daha saygı verici geliyordu. Evindeki, çarşısındaki, sokaktaki adam şimdi geleneklerinin huzuru içinde yaşayabilecekti (…). Anayasalı bir İslâm Devleti modeli olarak alınan Abdülhamid rejiminin yönetim sistemi, genel bağlılığı tâ baştan sağladıktan sonra, ne anayasanın, ne de parlamentonun fazla bir önemi kalmamıştı. Ancak teoride ikisi de vardı. 'Abdülhamid'in, anayasayı ve parlamentoyu kaldırdığı iddiası', ancak, onları, ' teoride kalmış organlar olarak askıya alması anlamında' doğrudur. Teoride, ikisi de rejimin sonuna kadar vardı. Yasama gücü olmayan, halk iradesinden doğmamış olan bir parlamentonun zaten gerçekliği yoktu; anayasanın kendisinde bulunan bazı maddeler onu hükümsüz ve gereksiz yapmıştı. Asıl güç, sultan ve halife olarak padişahın etrafında toplandı. Abdülhamid, parlamento yerine bir seri özel danışma komiteleriyle kendini çevreledi. Bu istişare komiteleri siyasî, dinî, askerî sorunlarda Padişaha danışmanlık yapıyorlardı. Bir bakıma Abdülhamid, Yeni Osmanlıların İslâm Anayasacılığı saydıkları “Meşveret Usulünü” onlardan daha tutarlı ve daha doğru yolda uyguluyordu” (“Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 332, 334).
Milletin, Anayasalı bir nizama henüz hazır olmadığını düşünen sadece Sultan Abdülhamid değildi. O dönemin en güçlü adamı, Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesinde baş rolde olan, Başkomutan Hüseyin Avni Paşa dahil, ulemadan ve bürokrasiden birçok isim de buna karşıydılar. Çarlık Rusya'sında halkın seçtiği milletvekillerinden oluşan Duma'nın 1905 yılında kurulduğunu hatırlatalım! Yani, o dönemde İngiltere'nin dışında demokrasi ile yönetilen bir başka ülke yoktu.
Sultan Abdülhamid, Mebuslar Meclisini tatil etmişti. Fakat Âyan Meclisi çalışmasını sürdürüyordu. Aslında, o günün şartlarında doğru olan da buydu. Ne var ki, dönemin şartlarını göz önünde bulundurmayan aydınlarımıza göre, Sultan Abdülhamid'in en büyük kabahati Mebuslar Meclisi'ni tatil etmesidir! Hâlbuki, aydınlarımızın Batı özentisi ile arzu ettikleri Mebuslar Meclisi, o günün şartlarında bir fanteziden başka bir şey değildi.
Prof. Niyazi Berkes'in şu tespitleri de, Sol'un, 'Şeriatçı', 'Pan-İslâmcı' olarak değerlendirdiği ve bu yüzden çağdışı bularak eleştirdiği Sultan Abdülhamid'in, İslâm Dünyasına dönük politikasının, o dönemin şartlarına göre ne kadar tutarlı olduğunu göstermektedir:
“Realist bir politikacı olan Abdülhamid'in Pan-İslâmcılığı Arap şeyhlerine, mehdîlere, Mısır Hıdivlerine, Mısır ve Suriye Arap, Yemen ayrılıkçılık akımlarına karşı çevrilmiş bir Pan-İslâmcılıktır. Bunların dışındaki çevrelere karşı yaptığı hareketler, Osmanlı İmparatorluğu dışındaki büyük İslâm dünyasında Osmanlı hilâfetinin prestijini sağlayacak eylemlerdi” (Berkes, “Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 356). ./…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Önümüzdeki Yıl Fındık Fiyatı Ne Kadar Olmalı?