30 AĞUSTOS VE VAHDEDDİN! (4) (SON)

Atatürk, l. 3. l923 tarihinde T. B. M. M'de yaptığı bir konuşmadaki şu sözleriyle, Meclis'in bu kararına atıfta bulunmaktadır: “Misakı Millîye aleyhtarlık edenleri hangi esbabı siyasiye ve içtimaiye ile hâin tanıdık ise ve nihayet bütün ihtişam ve şevketiyle, bütün kavanin (kanunlar) ve kudretiyle Meclis'in ve Millî Misak'ın aleyhinde vaziyet alan asırdîde (asırlık) bir idareyle onun mensuplarını hangi sebepler ve hangi haklarla hıyânetle vasfeyledikse (nitelendirdikse), bugünkü Hâkimiyeti Milliye düşmanlarını da aynı haklar ve aynı sebeplerle hâin telâkki eyleriz” (Kâzım Öztürk, “Atatürk'ün TBMM Gizli ve Açık Oturumlarındaki Konuşmaları”, s. 975).
Sevr Antlaşmasının imzalanmasından sonra, Anadolu'da Millî Mücadele'yi sürdürmekte kararlı olan millîciler hakkında, Ali Kemal, Peyami Sabah Gazetesi'nde şu aşağılık sözleri sarf eder: “Haydutların işi gücü savaş. Siyasetten zerre kadar anladıkları yok. Ellerinde derme çatma bir ordu, birkaç tane de düzme kahraman, dövüşüp duruyorlar. Hükûmet ölçmüş biçmiş, uygun görmüş, Sevr anlaşmasını imzalamış. Size ne oluyor a zırzoplar? Beyhude yere kan dökmenin âlemi var mı?” ( Turgut Özakman, “Şu Çılgın Türkler”, s. 36)!
Evet! Ne gerek var 4 yıl harpten sonra yeni bir harp macerasına! Amerikan ya da İngiliz Mandasını kabul ederiz olur biter. Bu 'MEDENÎ' devletler bizi 15-20 yılda adam ederler!
Padişah Vahdeddin'i aklamak gayreti içinde, “Sevr imzalanmadı ki” diyen, günümüzün Atatürk düşmanı sözde aydınları, Ermenistan'ın ilk Başbakanı'nın, Sevr'in gerçekliğini gösteren şu sözlerine acaba ne derler: “Nihayet Sevr Antlaşması vardı ve bu antlaşma o dönemde, basit bir kâğıt parçası değildi. Türklere karşı önemli bir kozdu. Durumumuz 1918 Mayıs'ında Batum'da olduğu gibi değildi” (Ovannes Kaçaznuni, “Taşnak Partisi'nin Yapacağı Bir şey Yok”, s. 62).
Son Osmanlı Sadrazamlarından, Said Halim Paşa da, bir Ermeni terörist tarafından, Aralık 1921'de Roma'da şehit edilmesinden hemen önce yazdığı hatıralarında, Vahdeddin için, “Savaşın ve mağlubiyetin getirdiği tüm felâketlerin kaynağı olup, ülkesine en büyük iyiliği yapabilecekken, en büyük kötülüğü yapmıştır” demektedir.
SAİD HALİM PAŞA'NIN VAHDEDDİN HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
Said Halim Paşa, harbi kazanan İtilâf Devletlerinin şu anlayışta olduklarını belirtiyor: “İtilâf Devletleri, aslında, 1916-1917 yıllarındaki gizli antlaşmalarını uygulamayı düşünüyorlardı. Ancak, bunları, Türkiye'nin boyun eğmeğe razı olduğunu göstermesi hâlinde uygulayacakları hususunda mutabık kalmışlardı.”
Said Halim Paşa'nın verdiği şu örnek de, Vahdeddin'in teslimiyetçi politikasının nelere mâl olduğunu anlamak bakımından anlamlıdır: “Bir Fransız savaş gemisi Mersin'e gönderildi. Geminin komutanı iki subay ve üç tayfasını silâhsız şekilde, öncü olarak karaya çıkardı. Yetkililer telâşlanıp, oradaki küçük Türk müfrezesine şehri terk etmek emri vererek, ordugâhı boşalttılar. Bunun üzerine hemen Fransızlar geldiler. Üç gün sonra, dört Fransız gemisi Mersin koyuna girdi. Toplar atıldı ve Kilikya işgal edildi!”
Fransızlar önce, birkaç askerle Sarayın tepkisini ölçtüler. Sessiz kalındığını görünce de, Mersin işgal edildi! Bu da bize, Vahdeddin biraz direnebilse, emperyalist devletlerin taleplerinde bu kadar ileri gidemeyeceklerini göstermektedir!
Said Halim Paşa'nın Vahdeddin hakkındaki şu değerlendirmesi de, günümüzde Vahdeddin'i bir kahraman mertebesine çıkaranlar tarafından tekrar tekrar okunmalıdır: “Alçakça ve saçma sapan şahsî hesaplara boyun eğip, gizlice İngiltere'yle anlaşmış ve Osmanlıcılığın en azılı düşmanı ve Türk aleyhtarı ittifakın önderi olmuştur. Mutlak iktidar hırsıyla gözleri dönmüş ve vezinsiz beyinde, zulüm illeti şeklini almış, itimatsızlıktan doğan şahsiyet zaaflarına maruz kalmış, Osman'ın tahtının hâlihazırdaki aşağılık sahibi, kendini Millî Teşkilât'ın en azılı rakibi olarak görmekteydi. Hakikatte ise, (Millî) Teşkilât'ın İtilâf Kuvvetleri'ne gösterdiği tepki, Sultan'ın despotluk temayülleri aleyhinde zuhur eden bir karşıtlıkla beraber kendini göstermekteydi. Fakat bununla o sadece, Sultan'ın otoritesini anayasa sınırları içerisinde tutmaya çalışmaktaydı. Bu zavallı şahıs, memleketinin haklarını müdafaa eden bir önder vazifesini üstlenebilecek zihin yapısına sahip değildi. Onu, neticesinde memleketiyle alâkalı olarak, daha samimi ve cömert hislerle, İtilâf Kuvvetleri'nden ayrılmayı öngören bir harekete teşebbüs etmeden evvel, ümitlerini bir süreliğine boyun eğme politikasına ve sabra dayandırma hatasına düştüğü için kısmen mazur görebiliriz.
Ancak, İzmir'de vuku bulan menfur cinayet, halkı ayağa kaldıran, kendisinin de o zamana kadar sığınmış olduğu sabırla kabul tavrı, bu ümitlerin boş olduğunun açık bir işareti değil miydi? Eğer bu vakadan sonra, İstanbul'u terk edip, Anadolu'da yeni filizlenmekte olan Millî Mücadele'nin başına geçmiş olsaydı, bütün Türk halkını parti ve renk ayrımı yapmadan birleştiren bir sembol hâline gelerek, bütün millet nezdinde aynı derecede kabul görürdü ve belki de, İtilâf Kuvvetleri'nin düşmanca müdahalelerine mani olabilirdi. Hâlbuki, Vahdeddin, bütün varlığıyla, itilâf Kuvvetleri'yle savaşmayı göze almış tek teşebbüs olan Millî Teşkilât'ı destekleyip, onun muvaffakiyetinden gururlanmak yerine, bütün gücünü, onu ortadan kaldırmaya harcamaktaydı. Dahası, Müslüman tebaayı kışkırtıp,
ayaklandırarak, hâlihazırda, dışarıdaki düşmanla olan savaşında çokça kan kaybetmiş halkını bir iç savaşa teşvik etmekte tereddüt etmemekteydi” (Said Halim Paşa, “Osmanlı İmparatorluğu ve Dünya Savaşı”)!
15 Mayıs 1919'da İzmir'in işgaline rağmen, Anadolu'daki Millî Hareketin başına geçmeyi düşünmeyen Vahdeddin, 16 Mart 1920'de, İstanbul işgal edildikten sonra bile, Anadolu'ya geçmeyi düşünmemiş; sadece düşünmemekle kalsa iyi, Anadolu'daki millî hareketi yok etmek için, Ahmet Anzavur'u başına getirdiği 'Hilâfet Ordusu' olarak adlandırılan bir ordu kurarak millî güçlere saldırtacak; ayrıca Anadolu'nun muhtelif yerlerinde onlarca isyan çıkartacaktır! Hâlbuki, Vahdeddin Anadolu'ya geçmiş olsaydı, İtilâf Devletlerinin oldukça zorlanacakları ve barış şartlarını yumuşatmayı düşünecekleri ve harbin bu kadar uzun sürmeyeceği muhakkaktı. Vahdeddin, Anadolu'ya geçmiş olsaydı, İngiltere'nin, sömürgelerindeki Müslüman halkları zapt etmesinin de pek kolay olmayacağı anlaşılmaktadır. Nitekim, İngiltere'nin Hindistan Genel Valisi'nin Londra'ya gönderdiği bir telgrafla, İstanbul'un işgaline son verilmesini istediğini hatırlatalım! Vahdeddin belki de son şansını, Ankara Hükûmetinin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşek'in, Avrupa'ya giderken 20 Şubat 1922'de uğradığı İstanbul'da, Vahdeddin'le yaptığı görüşmede, Ankara Hükûmetinin sadakati hakkında Padişaha güvence verip, Mustafa Kemal'in, Ankara'daki meclisi tanıması konusundaki ricasını kabul etmesi isteğine karşılık, gözlerini kapayarak sessiz kalmakla kaybetmişti (Andrew Mango, “Atatürk”, s. 394).
Kâzım Karabekir Paşa'nın teklifi üzerine, Büyük Millet Meclisi'nin, 19 Ağustos 1920 tarihli kararıyla, Padişah Vahdeddin başta olmak üzere Sevr'in imzalanmasını onaylan Saray Meclisi üyelerini ve antlaşmayı imzalayan heyeti VATAN HAİNİ olarak kabul eden bir karar aldığını hatırlatalım! Bu karar hâlâ geçerlidir ve bugün, kimi gafillerin kahramanlaştırmak istedikleri Vahdeddin'in, Halife sıfatı üzerindeyken, 17 Kasım 1922 tarihinde, İngilizlerin Malaya Zırhlısına binerek, gizlice ülkeyi terk ettiğini de unutmayalım! Vahdeddin'in bir İngiliz zırhlısı ile kaçması sadece Nutuk'ta değil, Kâzım Karabekir'in günlüğünde de ihanet olarak geçer!
Vahdeddin hakkında daha fazla söze gerek var mı?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Fındık Fiyatı Ne Kadar Olmalı?