30 AĞUSTOS VE VAHDEDDİN! (1)

Büyük Zafer'in 99. Yılını kutluyoruz. Bu coğrafyadaki varlığımızı, devletimizi ve bu mukaddes vatanı bu zafere borçluyuz. “Büyük Zafer” diye adlandırmamızın nedeni de  budur! Bu zaferin mimarının büyük Atatürk olduğu hiçbir zaman unutulmamalı ve büyük Atatürk'e saygıda kusur etmemenin, siyasî görüşleri ne olursa olsun, her Türk vatandaşı için bir minnet borcu olduğu da bilinmelidir. Fakat ne yazık ki, aramızda hâlâ daha, bu zaferin anlamını idrak edemeyenler var! Meselâ, sağ kesimin pek itibar ettiği isimlerden biri olan Kadir Mısıroğlu da bunların önde gidenlerinden biriydi ki, şu cahilce sözüyle tarihe geçmiştir:
 “Yunanlılar kazansaydı dinimizi daha özgür yaşardık!”


Bugün Yunan hâkimiyetinde bulunan, 700 yıllık Türk Yurdu, Batı Trakya'da yaşayan Türk asıllı vatandaşlarımızın, Lozan Antlaşması'nın tanıdığı bir hak olmasına rağmen, kendi dillerinde eğitim haklarının nasıl kısıtlandığını ve müftülerini seçmek özgürlüğünün nasıl ellerinden alındığını görüyoruz! Peki, o zaman, Mısıroğlu böyle bir cümleyi nasıl kurabilmişti? İşte, kafalardaki önyargılar kimilerini, vatana ihanete kadar götürebiliyor!


FALİH RIFKI BÜYÜK ZAFER'İ ANLATIYOR
Falih Rıfkı Atay'ın, Büyük Taarruz'un başladığı 26 Ağustos sabahında, her türlü haberleşmenin kesilmesiyle, cepheden bilgi alınamaması sebebiyle duyduğu endişeyi ve sonrasındaki sevincini anlattığı şu duygu dolu satırları okurken, insanın benliği önce hüzün ve sonra da tarifsiz bir coşku ile doluyor:
“Hepimiz Mustafa Kemal'in askerlik dehasına inanırdık. Onun her şeyi, vara olduğu kadar, yoka da çevirecek bir zar atmayacağını biliyorduk. Fakat nasıl haber almalı? Nihayet Rumca gazetelerde ilk rivayetler çıkar. Biz taarruza geçmişiz ve başımızı Yunan ordusunun çelik kayasına boş yere çarpıp duruyormuşuz!  Bir fena şey vardı. Kimseye bir şey sormaksızın, onu zihnimizde hafifletmeye uğraşıyordum. İhtimâl, durmuştuk! Belki de bir iki noktada gerilemiştik! Ordu bozulmamışsa bundan ne çıkardı? Yunanlılar da artık bitkin bir hâlde değil mi idiler? Aşağı yukarı bir uzlaşma yapabilirdik. Bu da Sevr Antlaşmasından daha iyi olurdu. Fakat, içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi: 'Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargâhı ile beraber esir olmuş!…' Keder insanları öldürmez derlerse, bu söze inanınız. Kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu, ben o akşamüstü, Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim. Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabahı ettik. İlk vapurun en görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik. (…) Meğer bütün karargâhı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil, Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş… Yunan ordusunu yok etmişiz, İzmir'e iniyormuşuz! Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara 'İlk hedeflerinin Akdeniz olduğunu' bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk biliyor musunuz? Kurtulmuştuk! Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal! Sana, ölünceye kadar, o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim” (“Çankaya”, s. 313).


Falih Rıfkı daha sonraki satırlarda, bir kesimin, maalesef, önyargıları nedeniyle bir türlü anlamını idrak edemedikleri 30 Ağustos Zaferi'nin önemini şöyle vurgular: “Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak,  şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı'nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu'nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi'ne borçluyuz.”


“İstiklâl Harbi'nde yalnız Mustafa Kemal mi vardı” diyen gafiller “Çankaya” kitabını mutlaka okumalıdırlar. Eğer bu düşünceleri değişmezse onlara artık gafil de denilemez.


FRANSIZ KOMUTANA VERİLEN DERS!
Muzaffer Ordularımızın 9 Eylül'de İzmir'e girmesinden hemen sonra, Başkomutan da 10 Eylül'de İzmir'dedir! Falih Rıfkı Atay'ın anlattığı bir hadise, Mustafa Kemal Paşa'nın büyüklüğünün ve erişilmezliğinin çok anlamlı bir örneğidir. 


Atatürk nihayet, büro olarak kullanacağı ve misafir kalacağı köşke ulaşır. Bu köşk Uşakîzadelere aittir. Falih Rıfkı'nın anlattığına göre, Edgar Quinet Fransız Zırhlısına atlayarak ve yanında Amiral Dumessil olduğu hâlde, İstanbul'dan İzmir'e koşan General Pelle, 18 Eylül'de  Gazi'yi bu köşkte ziyaret eder. General, işgal devrinin İstanbul'undaki müttefikler otoritesinin sayılı zirvelerinden, mağrur bir Fransız'dır. İzmir'de, hem Yunanlıların hem müttefiklerin bütün itibarını, bütün prestijlerini yenen Gazi Mustafa Kemal'in huzuruna çıkmak için İstanbul'dan acele İzmir'e yetişmiştir. Bu ziyaret onda kim bilir ne ruh fırtınaları yaratmıştır. Gazi'den müsaade alınıp da ziyaret saati gelince, en yeni üniformalarını giyer. Nişanlarını takar ve Atatürk'ün huzuruna çıkar.


Şevket Süreyya Aydemir, sonrasını, Falih Rıfkı'nın “Mütareke Defteri” kitabından şöyle anlatır: “General Pelle, Paşa'yı ziyarete gelecek, dediler. General Pelle İstanbul'da, Fransız Yüksek Komiseri idi. Köşkün dışında gelişini bekledik. Geldi. Tutumlu, sert adımlarla arabadan indi. Köşkün merdivenlerini çıkmaya başladı. Onun bu merdivenleri nasıl sarsılarak çıktığını hatırlıyorum. Mustafa Kemal, ziyaretçisini karşılamak için kapıda görününce, Generalin yüzü  sapsarı kesildi. Sendeler gibi oldu. Yalçın yüzlü, uzun ve büyük bir seferin bütün şanlarını ve şereflerini bakışlarında dalgalandıran Mustafa Kemal, gülümseyerek Generale yardım etti. Galata rıhtımındaki Mareşalin hayâli gözümde canlanmıştı. Tarih denilen devranın  çarkı bazen ne kadar garip dönüyor değil mi?  Bükemediğin el, öpülecektir! General, Gazi Mustafa Kemal'den, 'Muzaffer Ordularını Çanakkale ve İstanbul'daki tarafsız bölgelere ve Trakya'ya göndermemesini, o bölgelere ilerleyişin, anlaşmalar imza edilinceye kadar durdurulmasını' rica etmekteydi.  Fakat Gazi'nin cevabı kesindir: 'Muzaffer Ordularını nasıl durdurabilir?' Sonra, o tarafsız bölge tanımaz ki! Eğer çatışmaların önlenmesi isteniyorsa, bir an önce mütareke imzalanmalıdır. General, sanki hem bir vaad, hem bir emir almış gibi, biraz  telâşlı, ama biraz da şaşkın köşkten ayrılır. (…) Konuşmalar ertesi gün de sürer. Fakat arada hem Generalin, hem Amiralin, boyuna çözmeye çalıştıkları ve bir türlü anlayamadıkları bir muamma vardır. Fırsat buldukça etraflarını alanlara sorarlar: '14 gün içinde, 140-150 bin kişiden fazla bir kuvveti yok etmek, hem 550 kilometre yol almak, hem de bu yürüyüşte piyadenin süvari ile âdeta atbaşı koşması! Bu nasıl olur?' Evet, gerçek budur ve bu, çağımızın bir askerî mucizesidir. Ama, onlar bunu nasıl anlayabilirler ki? Fakat, bu gerçek bir olaydır ve Türklerden bu mucizeye hiç kimse hayret etmez. Türkler, sualler karşısında sadece ve çocuğumsu bir saflıkla gülümserler ve o kadar… Ama, limanda müttefiklerin 64 parça harp gemisi ve asker nakliye gemileri yatar. İzmir'e girilişin üstünden ise ancak bir hafta kadar geçmiştir. Fakat bu gemiler Gazi'yi tedirgin etmektedir” (Şevket Süreyya Aydemir, “Tek Adam”, Cilt II, s. 624)!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Önümüzdeki Yıl Fındık Fiyatı Ne Kadar Olmalı?