KIBRIS MESELEMİZ (3)

Lefkoşa doğumlu bir bilim adamı olan Prof. Ahmet Şükrü Esmer, 11 Ekim 1954 tarihli Halkçı gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Kıbrıs hakkında şu önemli uyarıyı yapmıştır: “Kıbrıs meselesi ulusal yetki sınırları içindedir. Hukuken İngiltere'nin durumu güçlüdür. Fakat eğer, Türkiye Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakına engel olmak için, yalnız İngiltere'nin haklarına güveniyorsa, çürük bir tahtaya basmış olur. Böyle bir hareket iki bakımdan sağlam değildir: l. İngiltere'nin hakları uluslararası ilişkilerde gittikçe itibardan düşmekte olan sömürgeci haklarından ibarettir. 2. İngiltere'nin kendisi bir gün Kıbrıs'ı Yunanistan'a terk etme kararı verebilir.”
Türkiye 1955 yılında Bağdat Paktı hazırlıkları içindeydi. Bu pakta İngiltere de katılacaktır. Bu nedenle, Türkiye İngiltere'ye güvenmekteydi. İngiltere'nin de o yıllarda Türkiye'ye ihtiyacı vardı. Türkiye'nin o tarihlerdeki Kıbrıs siyaseti, 'Kıbrıs İngiltere yönetiminde devam etsin ve burada bir mesele çıkarak Türk-Yunan dostluğu zarar görmesin' anlayışında idi. Fakat, mesele Yunanistan tarafından sürekli kaşınınca, Türkiye, Ada'nın eski sahibi olması nedeniyle, 'eğer İngiltere Ada'yı terk ederse, eski sahibine iade etmelidir' görüşünü savunmaya başlamıştı. Bu tez, Türkiye tarafından 1956 yılına kadar savunulacaktır. Bu tarihten sonra Türkiye “Taksim” tezini savunacaktır.
İngiltere ile Yunanistan arasındaki bir anlaşmazlık olarak görünen Kıbrıs meselesine, 1955 yılında taraf olarak Türkiye de katıldı. İngiltere'nin daveti üzerine, o yılın Ağustos ayı sonunda Londra'da bir konferans toplandı. Başbakan Adnan Menderes 24 Ağustos 1955'de, Londra Konferansı'nın arifesinde, Ankara'da Liman lokantasında basın mensuplarına verdiği bir yemekte, Kıbrıs'la ilgimiz konusunda şu önemli tespiti yapacaktır: “Şurasının herkesçe açık olarak bilinmesi gerekir ki, Türkiye sahillerinin büyük bir kısmı başka devletlere ait gözlem ve tehdit araçlarıyla çevrelenmiştir. Bir Kıbrıs sahası güvenli görünmektedir. Bu bakımdan, Kıbrıs, Anadolu'nun devamından ibarettir ve onun güvenliğinin asıl noktalarından biridir. Bu nedenle Kıbrıs'ın el değiştirmesi söz konusu ise, bunun etnik temellere değil, çok daha önemli gerçeklere ve gerekçelere göre kararlaştırılması ve Türkiye'ye geri verilmesi gerekecektir” (Dr. Furkan Kaya, age. s.131).
Türkiye'nin Kıbrıs politikasında en etkili isim Fatin Rüştü Zorlu'dur. Zorlu, Atatürk'ün arkadaşı ve Büyük Önder'in 12 yıl Dışişleri Bakanlığını yapan Tevfik Rüştü Aras'ın da damadıdır. Menderes de, çok güvendiği bir dışişleri bürokratı olan Fatin Rüştü Zorlu'yu 1954'te milletvekili yapacak ve aynı yıl kurulan hükûmetinde, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görevlendirecektir. Zorlu 1957 yılında da Dışişleri Bakanı yapılacaktır.
Londra Konferansı'nda Türkiye'yi Zorlu temsil edecek ve Zorlu da konferansta, Menderes'in görüşlerini savunacaktır. Türkiye'nin görüşleri başlıca şu üç noktada toplanıyordu:
l. Yunanistan'ın iddialarının aksine, Türkiye Kıbrıs ile birinci derece ilgili bir devlettir.
2. Kıbrıs'ın statüsü değiştirilmemelidir.
3. Eğer bir statü değişikliğine gidilecekse, Ada'nın Türkiye'ye geri verilmesi gerekir!
Evet, Ada Türkiye'ye geri verilmeliydi. Çünkü, Ada'nın eski sahibi Türkiye idi ve l878 yılında yapılan anlaşmaya göre, zaten, Ruslara bırakılan Batum, Kars ve Ardahan Ruslar tarafından Türkiye'ye iade edilirse, İngilizler de Adayı Türklere iade edeceklerdi! Ne var ki, I. Dünya Harbi'nden sonra, Sovyetler Birliği bu vilâyetleri Türkiye'ye bıraktığı hâlde, İngiltere 5 Kasım 1914'de ilhak ettiği Ada'yı Türkiye'ye iade etmeyi düşünmemiştir bile! Türkiye de talep etmemiştir!
Fatin Rüştü Zorlu, Konferans'ta, şu tezi savunmuştur: “Kıbrıs Adası'nın Lozan'da İngiltere'ye bırakılmış olmakla beraber, antlaşmanın 30 ve 31 maddeleri ile, Kıbrıs Adası'na özel bir statü tanındığını ve 30. Madde ile, Türkiye, Kıbrıs üzerindeki hâkimiyet hakkını yalnızca İngiltere'ye bırakmıştır! Lozan Antlaşması'nın hükümleri incelendiğinde, bu maddenin anlaşmaya uzun pazarlıklardan sonra konulduğu görülecektir. Türkiye Devleti, Kıbrıs üzerindeki hâkimiyet haklarından vaz geçmek niyetinde değildir. Çünkü çağdaş devletler, hukukta olduğu gibi, toprak parçaları üzerinde, devletlere mutlak tasarruf hakkı tanımamıştır. İngiltere, Türkiye'den aldığı bir toprağı Yunanistan'a devredemez. O hâlde, Yunanistan Kıbrıs meselesinde, Türkiye için muhatap bile değildir” (Dr. Furkan Kaya, age. s. 137).
Zorlu'nun bu çıkışı, Türkiye'nin Kıbrıs yüzünden Yunanistan ile ilişkilerini bozacağına ihtimal vermeyen Yunanistan temsilcilerinin sarsılmasına neden olmuştur. Öyle ya, 1946'da İnönü Yönetimi, en küçük bir itirazda bile bulunmadan, 12 Ada'nın Yunanistan'a verilmesine göz yummuştu. Bunun sebebi, Türk-Yunan ilişkilerinin bozulmamasıydı! Yunanlılar, Türkiye'den aynı anlayışı beklemekte haklıydılar!
Zorlu, Londra Konferansında bu düşünceleri savunurken, 6/7 Eylül 1955 olayları meydana gelir. Bu tabiî Zorlu'yu çok zor durumda bırakır. 6/7 Eylül olaylarında İstanbul Rumlarının büyük zarara uğramaları Yunanlıların elini güçlendirmiştir. Bu olayların arkasında daha sonra Gladyo'nun olduğu meydana çıkacaktır. 6-7 Eylül olayları olmasaydı, Birinci Londra Konferansı'nın sonuç bildirgesinde Yunanistan'ın Kıbrıs konusunda taraf olmayacağı ibaresi yer alacaktı! Diğer taraftan bu olaylara 6/7 Eylül denilmesi de yanlıştır. Çünkü olaylar sadece bir gün sürmüş ve 6 Eylül gece 24'te sıkıyönetim ilân edilmesiyle bitmiştir (Dr. Furkan Kaya, age. s. 222).
Zorlu, yeni kurulacak Kıbrıs Devleti için Yunanistan ve İngiltere'nin yanında, Türkiye'nin de “Garantör Ülke” olmasını sağlayan isimdir. Zorlu, Dışişleri Bakanlığı süresince, Türkiye'nin dış politika çizgisinin çok yönlü olması gerektiğini ve bu meyanda Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler kurulmasını da savunan bir isim olmuştur. Nitekim, Adnan Menderes'in Temmuz 1960'da yapacağı Moskova ziyaretini organize eden de Zorlu'dur!
Bedrettin Dalan'a göre 6-7 Eylül olayları bir Gladyo harekâtıydı. Özel Harp Dairesi'nin başındaki isim olan General Sabri Yirmibeşoğlu, 1991 yılında gazeteci Fatih Güllapoğlu'na, 6-7 Eylül olaylarının Özel Harp Dairesi örgütlenmesi olduğunu açıklayacaktır (Dr. Fuurkan Kaya, age. s .157,
TÜRKİYE'NİN “TAKSİM” MÜCADELESİ
1956 yılına gelindiğinde İngiltere ilk kez, Taksim tezini benimseyecektir. Böylelikle Türkiye'de de, Taksim tezi resmî görüş hâline gelecektir. O yılların bilinen sloganı “Ya taksim ya ölüm” olacaktır. Bu aslında bir geri adımdı. Çünkü, Türkiye, 'eğer İngiltere Ada'dan çekilecekse, Ada'yı eski sahibine iade etmelidir' görüşünü savunuyordu. Ne var ki, İngiltere ile birlikte hareket etmek adına, Başbakan Adnan Menderes de, 28 Aralık 1955 tarihinde TBMM'de yaptığı konuşmada taksim tezini açıklayacaktır. Ana Muhalefet lideri İsmet İnönü de bu tezi benimseyecektir (Dr. Furkan Kaya, age. s.162). ./…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Önümüzdeki Yıl Fındık Fiyatı Ne Kadar Olmalı?