BİRİNCİ DÜNYA HARBİ VE TÜRKİYE (9)

İNGİLTERE SÖMÜRGELERİNDE ÇIKACAK AYAKLANMADAN KORKUYORDU!
İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu'nun harbe girmesinden çekinmekteydi. Çünkü, sömürgelerinde, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Müslümanlardan çok daha fazla bir Müslüman nüfus yaşamaktaydı ve Osmanlı Sultanının Halifeliği nedeniyle, Müslümanlar üzerinde etkili olmasından çekiniyor; sömürgelerinde çıkabilecek ayaklanmalardan korkuyordu!
Bu konuda, Doğan Avcıoğlu şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “İngiltere İslâm İhtilâlleri fikrini ciddiye almaktaydı. Panislâmist duygunun sömürgelerinde güçlü olduğunu görmüştü. 1897 Türk-Yunan savaşında, Türk Zaferi, İslâm Dünyasında çılgın bir coşkunlukla karşılanmıştı. Zafer Bombay'da, camiler aydınlatılarak kutlanmıştı. Trablus ve Balkan Savaşları heyecanla takip edilmiş, Hint Müslümanlarının lideri Muhammed Ali, bu savaşlar sırasında Halife'nin safında geniş bir kampanya açmıştı. Dünya Müslümanları, Kızılhaç'a karşı Kızılay'la, bu savaşlarda Türkiye'nin yardımına gelmişlerdir. Hindistan ve Sudan kaynaşma içindeydiler. İngiltere, Türk subaylarının buyruğundaki Sunusîlerin savaşının Mısır ve Süveyş Kanalı için nasıl bir tehdit teşkil ettiğini görmüştü. İngiltere ancak, deniz üstünlüğü ile sömürgelerini koruyucu bir kordon altına alabilmiştir” (Doğan Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s. 66)!
Nitekim, Dünya Harbi başladığında, Mısır'da bir ayaklanmadan çekinen İngiltere, 17 bin kişilik Mısır ordusunu Sudan'a gönderecek ve harp boyunca orada tutacaktır. İngiltere, Sudan'daki ayaklanmayı da güçlükle bastıracaktır (Avcıoğlu, age. s. 89).
HİNTLİ MÜSLÜMANLARIN YARDIMI!
Hintli Müslümanlar (o zaman Pakistan ve Bangladeş Hindistan'ın bir parçasıydılar), Gandi ve Nehru gibi Hindu liderlerin önderliğinde, Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğü ve Hilâfet için mücadele etmişlerdi. 17 Ekim 1919'da bütün Hindistan'da, Türkiye için oruç tutulup, dua edilir. Sevr Antlaşması imzalanınca, bu antlaşmayı yırttırmak amacıyla, Hindistan'da bir pasif direniş kampanyası başlatılır. Hindistan Millî Kongresi 1920 yılında, 15 bin delegeyle toplanarak Gandi'nin, 'işbirliğinden kaçınma programını' millî program olarak benimser. Milliyetçi adayların hepsi seçimlerden çekilir. Seçmenlerin yüzde 80'i oy kullanmaz. İngiliz malları boykot edilir. Bunun üzerine Hindistan Kral Naibi Lord Reading, ülkedeki İslâm duygusunun şiddetini ileri sürerek, 'İstanbul'un boşaltılmasını, kutsal yerler üzerinde Halife'nin hâkimiyetinin tanınmasını, Trakya ve İzmir'in geri verilmesini' Londra'ya yazar (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s. 89)!
İngiliz Genel Valisi'nin Müslümanlardan korkusu, I. Dünya Harbi'nden sonra da devam etmiştir. Nitekim, 1922 yılı Mart ayında, Hindistan Genel Vâlisi Lord Reading, Yunanlıların İzmir'den çekilmesi ve İstanbul ile Doğu Trakya'nın Türklere bırakılması çağrısında bulunacaktır (Andrew Mango, “Atatürk”, s. 395)!
Peki, Hindistan Genel Vâlisi niçin bunları istiyordu? Çünkü, İstanbul'un işgali Hindistan'da büyük protestolara sebep oluyordu. Diğer taraftan, Büyük Zafer'den sonra İngiliz basınında Türklere karşı güç kullanılmasına karşı çıkan yazılar yayımlanmaktaydı. Daily Mail, “Bu Yeni Savaşı Durdurun” başlığını atarak, halk arasındaki yaygın duyguları dile getiriyordu (Mango, “Atatürk”, s. 412).
Bu belgelere rağmen, bir takım tarih bilmezler, ya da ard niyetli kişiler, televizyon ekranlarında 'İngiltere İstanbul'u bize niye savaşmadan bıraktı' gibi, saçma sapan sözleri sarf edebilmektedirler. Amaçları bellidir: O mukaddes harbi ve Büyük Atatürk'ü lekelemek!
İTTİHATÇILAR NELERE MÂL OLDU?
Yukarıda verdiğimiz, hepsi belgelere dayalı bilgilerin ışığında şunu açıklıkla söyleyebiliriz ki, Osmanlı Devleti I. Dünya Harbi'ne girmek zorunda değildi. Eğer bu harbe girilmeseydi, bugün her şey çok farklı olabilirdi. Filistin'de kesinlikle bir İsrail devleti kurulamazdı. Ne var ki, yapılan hatalar da telâfi edilemiyor. Giden gidiyor! Nitekim, Trablusgarp, Manastır, Selânik, Adalar Denizi'ndeki adalar ve 12 Adalar daha önce, ittihatçıların çok vahim hataları sebebiyle kaybedilmişti. Cihan Harbi yenilgisiyle bu kayıplara, Irak, Suriye, Filistin ve Hicaz da eklendi!
Fransız gazetecisi Şarl Mismer hatıralarında, 1868 yılında, Osmanlı hâkimiyetinde olan yerlere yaptığı seyahatte, Trablusgarp hakkında bize şu önemli bilgileri veriyor: “…Trablusluların Arap olmadığını söyleyeceğim. Her hâl ve hareketleri ile, Orta Asya orijinli oldukları anlaşılıyordu. 'Berberîler kimdir, asılları nereye dayanıyor?' eldeki tarih kitaplarında bilgiler bulamadım. Trablusgarp; 'Osmanlı Garp Ocakları' adını verdiği, Cezayir-Fas-Tunus'un öncesinde, Türk hâkimiyetine geçmiş olan belde. Anadolu'dan buraya büyük göçler olmuş. Yerlilerle kaynaşmışlar. Yeniçeriliğin kaldırılmasından önce burada bir de, Askerî idare kurulmuş. Halk yaşayış olarak da Araplara benzemiyor” (Cemal Kutay, “Bilinmeyen Tarihimiz”).
Ne yazık ki, Osmanlı döneminde Anadolu'dan giden önemli sayıda Türkün yaşadığı Trablusgarp'ı da kaybettik. Şu an bizim desteklediğimiz Libya Hükûmetinin İçişleri Bakanı'nın Türk kökenli olduğunu hatırlatalım!
Evet, Trablusgarp gibi, 500 yıllık Türk yurdu Selânik'i ve 12 Adalar'ı da kaybettik ve bugün 12 Adalar'ın ve burnumuzun dibindeki Meis adasının ne büyük bir stratejik önemi olduğunu görüyoruz! Bu kayıpların temel sebebi, Meşrutiyet'in ilânından sonra devletin içine sürüklendiği derin zaaf ve kaostur. Fakat bugün birçok tarih bilmez tarafından, Osmanlı Devleti'nin yıkılışını tetikleyen hâdiselerin başlangıcı olan 23 Temmuz 1908 tarihindeki Meşrutiyet'in yürürlüğe sokulması, bir 'DEVRİM' olarak yüceltilebilmektedir!
HARBE GİRMESEYDİK TARİH DEĞİŞECEKTİ!
Birinci Dünya Harbi'nin çıkış nedeninin Osmanlı'nın paylaşılması olduğunu iddia edenler, buna delil olarak, İngiltere ve Fransa'nın, Osmanlı'yı paylaştıkları Sykes-Picot Anlaşmasını gösterirler. Hâlbuki, bu anlaşmanın imzalandığı tarih 16 Mayıs 1916'dır ki, harbe girmeseydik, böyle bir anlaşma söz konusu olmayacaktı! Sağdan ve Soldan birçok ismin, 'I. Dünya Harbi'nin çıkış sebebinin Osmanlı'nın paylaşılması' olduğunu iddia etmeleri çok ilginç bir durumdur.
Biz bu harbe girmemiş olsaydık, birçok şey çok daha farklı gelişecekti. Türkmen şehirleri olan Halep ve Musul bizden kopartılamayacaktı. Türkler bu coğrafyaya Yavuz'un 1516'da Merci Dabık Savaşı'nda Memlükleri yenmesiyle yerleşmediler! Başkenti Bağdat olan Abbasi Devleti'nin ordusunun ekseriyeti Türklerdendi. Türklere önemli şehirlerin vâlilikleri de verilmekteydi. Meselâ Kahire'ye vali olarak gönderilen Tolun Bey de bunlardan birisidir. Oğlu Ahmet, Tolunoğulları Devleti'ni (868-905) kurar. Tolun Dolunay demektir. Tolunoğlu Ahmet, Bingazi, Filistin ve Suriye'yi ele geçirir. Daha sonra Selçukluların halefi olarak Suriye'de kurulan Zengiler Devleti, Eyyubiler Devleti ve son olarak da Memlüklüler Devleti (1250-1517) hep Türk devletleriydiler. Yavuz'un 1517'de Ridaniye Savaşı'nda Memlük ordusunu yenmesiyle, Mısır Osmanlı Devleti'nin eline geçti. Ne hazindir ki, birçok tarihçimiz Orta Doğu coğrafyasındaki hâkimiyetimizin 450 yıl olduğunu söylemektedirler! Hâlbuki, bölgedeki gerçek Türk hâkimiyeti 9. yüzyıldan başlamaktadır ki, bu da toplam hâkimiyetimizin (850-1918) bin yılın üzerinde olduğunu bize gösterir. ./…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Fındık Fiyatı Ne Kadar Olmalı?