İLBER ORTAYLI'DAN ÖNEMLİ UYARILAR! (3)

TÜRKİYE BÖLGESİ İLE DAHA FAZLA İLGİLENMELİ!
Bugün bu coğrafyada, her şeye rağmen, Batı'nın da, Doğu'nun da dikkate alması gereken bir Türkiye'ye sahipsek, bunu Kemalist Devrim'e borçlu olduğumuz bilinmelidir. Her ne kadar, kimi kendini bilmezler Kemalizm'i bir 'VİRÜS' olarak nitelendirseler de, sayın Ortaylı'nın, yaşadığımız coğrafyaya, âdeta bir Kemalist gibi bakabilmesini takdire şayan bulduğumuzu belirtmeliyiz. Çünkü günümüzde 'Atatürkçü' olarak bilinen birçok siyasetçi ve aydın bu bakışa sahip değildir. Sayın Ortaylı'nın, Batı hayranı aydınlarımızın (aslında bunlara 'aydın' demek doğru değil, 'okumuşlar' demek daha doğru) oryantalist bakışlarına âdeta bir reddiye niteliğindeki tespitlerini buyurun birlikte okuyalım:
“Politikacının bir inancı olması lâzım. Onu misyon diye ifade eder. Kendini geliştirmesi lâzım. Ucuz, kısa vadeli menfaatler, kısa vadeli başarılarla sorunu halledemezsiniz. Uzun vadeli bir görüşünüz, uzun vadede bir plânınız ve hedefleriniz olursa, bir misyon sahibiyseniz, bilge bir politikacıysanız daha farklı şeyleri gerçekleştirebilirsiniz. Maalesef, politikacıların çoğu birinci gruptadırlar. Kısa vadeye bakarlar. Küçük hesapların ve küçük başarıların insanlarıdırlar. Yönetenin bilgeliği çok önemlidir. Orta Doğu coğrafyasında Türkiye öncü ve belirleyicidir. Bazı beklenmedik durumlar vardır, istemezseniz de olur. Ben karışmayacağım deseniz de karışmak zorunda kalırsınız. Hiç kimsenin Türkiye'nin yapısını değiştirmeye yelteneceğini düşünmüyorum. Orta Doğu dünyanın en güzel, en renkli ve insanlık ve medeniyetin en muhteşem bölgesi. Bizim vatanımız da bu coğrafyada. Onu sevmek, sahiplenmek zorundayız. Zaten ilgilensek seveceğiz de. Tabiî bilmek zorundayız da. Egzotik bir yaklaşımla değil, kendi medeniyetimizin bir unsuru olarak. Araplara belki çok karışmadan, onlarla birlikte olmayı bilmeliyiz, bunu yapmak zorundayız çünkü bu dünya ile iç içeyiz. Oradan üzerimize ateş de gelebilir, barış rüzgârlarının serinliği de. Marifet bilgili ve becerikli olmaktır. Orta Doğu Dünyası romantizmle veya buluğ çağı bebesinin kinciliğiyle yanaşılacak bir saha değil. Çünkü bilsek de bilmesek de istesek de, istemesek de, Orta Doğuluyuz” (Bkz: S. 222)!
Sayın Ortaylı'nın bu tespitleri son derece gerçekçi ve önemli. Ne yazık ki, aydınlarımızın Tanzimat'tan bu yana yönleri Batı'dır; Batı'daki her şeyi körü körüne takliddir. Ne yazık ki, ve ne acıdır ki, Atatürkçü olduklarını söyleyenler bile böyledir! Batı hayranı ve Batı uydusu okumuşlarımız Doğu'ya ait olan her şeyi 'Alaturka', yani ' Türk'e ait' diyerek küçümsemişledir. Emperyalist Batı'nın 'modern' görünüşüne hayran oldukları için, emperyalizmin vahşi yüzünü bir türlü göremeyen Türk aydınları, bizim de tarihen bir parçası olduğumuz ilkel ve geri kabul ettikleri İslâm Dünyası'na sırtlarını dönmüştür. Batı hayranlığı ve kendi kimliğini inkâr yüzünden, ortaya, Atatürk'ün deyimiyle, 'müşevveş (karmakarışık)' bir varlık çıkmıştır. Hâlbuki, Türkiye, bölge ülkeleri ile ekonomik ve siyasî ilişkilerini geliştirerek, daha bağımsız bir gelişme çizgisi yakalayabilirdi ki, Atatürk'ün yaptığı da buydu! 2010'larda Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında tasarlanan ŞAMGEN projesi bunu sağlayabilirdi. Ne yazık ki, Batı yörüngesindeki okumuşlar ve siyaset bunun anlamını tam olarak kavrayamadığı için, Suriye'deki Amerika-İsrail Projelerine biz de müdahil olduk ve böylece bugünlere gelindi! Şu çok iyi bilinmelidir ki, sayın Ortaylı'nın da gayet güzel bir şekilde vurguladığı gibi, biz bu coğrafyanın kadim bir milletiyiz. Sadece bu kadar da değil, Türkler 9. Yüzyıldan bu yana bu coğrafyanın hâkim unsurlarıdır. Kurduğumuz devletler meydandadır. Biz yaklaşık 1200 yıl bu coğrafyayı adaletle yönettik. Tâ ki, 1918 yılına kadar! Bizim hâkimiyetimiz sayesinde, bu coğrafya yüzyıllarca emperyalist sömürünün ve bunların hunharlıklarından uzak kalabilmiş; bölge, Türk Barışı altında yaşamıştır. Bunu önce kendi milletimize ve sonra da bu coğrafyanın insanlarına çok iyi anlatmalıyız. Buradan da, kesinlikle bir büyüklük ve üstünlük duygusuna kapılmamalıyız. Biz sadece bir misyona sahip olduğumuzu ve Atatürk'ten sonra bu misyona uygun davranmadığımızı ve bir an önce bu gerçeğin ayırdına varmamız gerektiğini vurguluyoruz.
Bölge devletleriyle kuracağımız güçlü ilişkilerin, bölgemizin emperyalist devletlerin oyun alanı olmasını da önleyeceği bilinmelidir. İngiltere'nin Arap ülkelerinde büyük bir ustalıkla izlediği Türk düşmanlığı siyaseti, Türkiye'nin, Atatürk'ten sonra bölgeye sırtını dönmesi ve Batı'nın yörüngesindeki işbirlikçi medyanın Arap düşmanı yayınları, bu ülkelerle iyi ilişkiler kurulmasını engellemiştir. “Araplar bizi I. Dünya Harbi'nde arkadan vurdu” söyleminin arkasında da, emperyalist devletlerin bulunduğuna kuşku yoktur!
ATATÜRK'ÜN HEDEFİ BATI DEĞİLDİ!
Atatürk'ün hedefi Batı'yla bütünleşmek değildi. Atatürk, coğrafi bir bölgeye değil, bir ilkeye bağlıydı. Bu hedef, Çağdaş Uygarlık Düzeyini yakalamak ve onun daha fazla gelişmesine katkıda bulunmaktı. “Batı'ya yaklaşarak, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamen soyutlanmakta olduğumuzu” söyleyen Atatürk, Batı'ya yaklaşmanın sonunda olacaklar konusunda da şu uyarıyı yapmaktadır: “Hiç şüphesizdir ki, (Avrupa'ya yaklaşmaktan) bu büyük memleketi, bu milleti çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez!”
Prof. Niyazi Berkes'in de çok güzel ifade ettiği gibi, “Türkiye ancak, Batı'ya rağmen Batılılaşabilir. Batı'ya karşı gelmedikçe, Batı'dan bağımsız olamaz ve kendini düzeltemezdi” (“Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler”, s. 28).
Atatürk'ün bize gösterdiği hedef Avrupa değil, Avrasya'dır.
“Osmanlı'nın enkazı üzerinde kurulan devletlerin kaderleri birdir. Bu devletler, en kısa zamanda, emperyalist devletlerin yarattığı arazi kavgalarını aşarak, aralarında konfederasyonlara gidecek bir birlikler manzumesi oluşturmalıdırlar” sözü de Atatürk'ündür (Hasan Rıza Soyak, “Atatürk'ten Hatıralar”, s. 500).
Atatürk'ün bu fikirleri unutturularak, 'Atatürk'ün de hedefi Avrupa ile bütünleşmekti' yalanı ile, Avrupa Birliği'nin bir Milli Hedef olarak benimsenmesi ve bu sakat düşüncenin milletimize de benimsetilmesi gerçekten de müthiş bir illizyondur.
Burada, “En büyük şerefim Avrupalı olmamaktır” diyen şair Necip Fazıl Kısakürek'in, daha 1940'lı yıllarda, Avrupa hakkında yaptığı şu değerli ve uyarıcı tespiti paylaşmak isteriz: “Biz hangi milleti ve siyasî zümresiyle olursa olsun, Avrupalının hoşuna gittikçe ve alkışını topladıkça, böbürlenmek yerine başımızı taştan taşa vursak daha iyi ederiz. Zirâ bizim hangi milleti ve siyasî zümresiyle olursa olsun, Avrupalının hoşuna gitmemiz ve alkışını toplamamız ancak kendimizi tahrip ve inkârımız nispetinde kabildir. Yarın farz bu ya, kendi başımıza ve dışarıdan tek yardım almadan bir sanayi kurmaya muvaffak olur ve iptidaî toprak mahsullerimiz karşılığında cıvata ve somunlarına kadar dışarıdan getirttiğimiz âletlerin kaynağını fikir plânından döküm potasına kadar benimsemek kudretine geçer, buna da Avrupalının müsaade ettiğini görecek olursak, o vakit bizi sevdiğine ve tuttuğuna inanabiliriz. Hâlbuki, buna bütün gücüyle engel olacaktır” (Ergun Göze, Tercüman, 3.6.2005). ./…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Fındık Fiyatı Ne Kadar Olmalı?