AVRUPA BİRLİĞİ DAHA NE YAPSIN? (1)

AYDINLARIMIZIN TUTKUSU: AVRUPALI OLMAK!
Tanzimat aydınının en büyük tutkusu Avrupa tarafından kabullenilmekti. Rusya ile, pekâlâ uzlaşabilecekken, Batılı devletlerin kışkırtmalarıyla giriştiğimiz 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Harbi'nde, İngiltere ve Fransa'nın yanımızda yer almaları ve bu harbin sonrasında toplanan 1856 yılındaki Paris Konferansı'nda, Osmanlı'nın da bir 'Avrupa Devleti' olarak kabul edilmesi, aydınlarımızda büyük bir mutluluğa vesile olmuştu. Öyle ya, artık Avrupa tarafından kabul edilmiştik, Avrupalı olmuştuk. Avrupa'nın bize yönelik taarruzları artık sona erecekti! Hâlbuki, 1838 tarihindeki Baltalimanı Serbest Ticaret Antlaşmasıyla Avrupa devletlerinin bir Açık Pazarı durumuna gelen Osmanlı Devleti, Kırım Harbi'nin masraflarını karşılayabilmek maksadıyla Avrupa ülkelerinden ilk dış borcu 1854 yılında alacak; bu tarihten itibaren de borçlanma süreklilik kazanacak ve II. Abdülhamid'in devleti bir malî disiplin altına almasına kadar Osmanlı Devleti, Batılıların her türlü baskılarına açık bir duruma gelecektir. II. Abdülhamid'i eleştirenler, ondan önce ve ondan sonra, devletin ne durumda olduğuna bakmalıdırlar.
1856 Paris Konferansı ile her ne kadar Osmanlı Devleti, bir 'Avrupa Devleti' olarak kabul edilse de, bu tamamen kağıt üzerinde bir kavram olarak kalacaktır. Avrupa Devletlerinin Osmanlı'ya bakışı şudur: Türk hâkimiyetinden çıkan bir yer bir daha kesinlikle Türk hâkimiyetine giremez! Nitekim, 1913 yılındaki II. Balkan Harbi'nden sonra, Bulgaristan'ın diğer Balkan Devletleriyle savaşmasını fırsat bilerek, Edirne'yi geri aldığımızda, başta Almanya olmak üzere, İngiltere ve Fransa Edirne'den çıkmamız için bize nota vereceklerdir! Bu arada Almanya'nın temel politikasının, Türkiye'nin, Trakya topraklarını terk ederek, (Almanya'nın vesayetinde) bir Anadolu Devleti olması olduğunu da belirtelim! Ve yine şunu da belirtelim ki, biz, I. Dünya Harbi'nden sonra İngiltere'nin üzerimize sürdüğü Yunanistan'la, Atatürk'ün; o büyük Dâhi'nin önderliğinde verdiğimiz bir İstiklâl Harbi'nden sonra, bu topraklar üzerindeki bütün emperyalist hesapları bozmuştuk. Bu savaşta en büyük desteği de Sovyetler Birliği'nden almıştık. Barıştan sonra da, Sovyetler Birliği yine en büyük destekçimiz olacaktır! Nitekim, 1933 yılında uygulanmasına başlanılan I. 5 Yıllık Plân'ın gerçekleştirilebilmesi de Sovyetler Birliği'nden aldığımız, 20 yıl vadeli ve faizsiz 8 milyon Dolarlık bir kredi ile mümkün olabilmişti.
ROTAYI BATI'YA KIRIYORUZ!
Ne var ki, Atatürk'ten sonra, bu değerli dost (Sovyetler Birliği), 'DÜŞMAN' olarak kabul edilerek, Türkiye rotasını Batı'ya çevirmiştir. 1949'da Avrupa Konseyi'ne kabul edilişimiz, 1856'da Paris Kongresi'nde 'AVRUPALI' kabul edilişimiz gibi bir aldatmacaydı! 1952'de yalvar yakar NATO'ya girmemizle bu bağımlılık daha da pekişti. Bunun sonucunun ne olduğunu, Saadet Partisi Genel Başkanı sayın Temel Karamollaoğlu şu sözleriyle, doğrusu çok güzel açıklıyor: “Atatürk II. Dünya Harbi'nin sonuna kadar yaşamış olsaydı biz bugün kendi uçağımızla uçuyor olurduk!”
AB MACERAMIZ BAŞLIYOR!
1959'da, o günkü adı AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) olan Avrupa Birliği'ne ilk müracaatımızı yaptık! Sonra da ne tesadüftür ki, İsmet İnönü'nün Başbakanlığı sırasında, 13 Eylül 1963 tarihinde Ankara Antlaşmasını imzalayarak, AET'ye üye olmak kararı veren Türkiye, böylelikle, Batı ile kurduğu bağımlılık ilişkilerini daha da güçlendirmiş oluyordu! 1970 yılında imzalanan Katma Protokol ile Türkiye'nin Batı'ya olan bağımlılığına bir ilmek daha atılacaktır!
Doğan Avcıoğlu, Avrupa Birliği üyeliği heveslerini “ikinci sınıf Avrupalılığı kabullenme” diye eleştirir. Türkiye, “Lozan Kahramanı” İsmet Paşa'nın imzaladığı Ankara Antlaşması ile, AET'yi kuran Roma Antlaşması'nın 238. maddesi uyarınca “ORTAK ÜYE” olmuştur. Fakat tam üyeliğe kabul edilip edilmeyeceği belli değildir. Çünkü, Türkiye'nin, antlaşmanın bütün yükümlülüklerini yerine getirebileceği anlaşılsa bile, son kararı verecek olan; “Evet”, ya da “Hayır” demek hakkına sahip olan AET'dir (Avcı oğlu, Millî Kurtuluş Tarihi, s. 1725).
1995 yılında Başbakan Tansu Çiller'in imzaladığı, 1996 yılında yürürlüğe giren Gümrük Birliği Antlaşması ise bir başka faciadır ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ne kadar bilgisiz ve sorumsuz ellerde olduğunun çok acı bir kanıtıdır.
AB'YE ÜYELİĞİMİZ BÜYÜK BİR YALANDIR!
AB'nin genişlemeden sorumlu komiseri Günter Verheugen, “Fransız Liberation muhabiri ile yaptığı bir görüşmede, “Türkiye çok hızlı bir biçimde değişiyor; yapılan reformlar oldukça etkileyici” diyerek Türkiye'yi övdükten sonra, gazetecinin, “Türkiye AB'ye tam üye olabilecek mi?” sorusuna ise şu cevabı veriyor: “Türkiye'nin AB'ye tam üye olabileceğine inanmıyorum. Bu imkânsız!”
Verheugen Türkiye'nin, Avrupa'nın dayatmasıyla yaptığı sözde reformlardan tabiî ki, mutlu olacak, çünkü bu sayede Türkiye kendi sonuna doğru hızla ilerliyor!
Alman Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU)'nun Genel Başkanı Angela Merkel'in, “Türkiye'ye sürekli olarak umut verdik, dürüst olmamız lâzım” şeklindeki sözleri de, AB'nin Türkiye'yi oyaladığının bir itirafı değil midir? Açık sözlü bu Alman siyasetçisi, Ankara'da 16 Şubat 2004 günü Başbakanla yaptığı görüşmeden sonra düzenlenen basın toplantısında, bu kez daha da açık konuşarak, Türkiye'nin AB'ye tam üye olamayacağını, Türkiye için ancak 'İmtiyazlı Üyelik' düşünebileceklerini, Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın şaşkın bakışları arasında bildirmekteydi!
Başbakan nasıl şaşkın olmasın ki, Angela Merkel'in AB'ye tam üye olamayacağımızı televizyonlar önünde açıkça itiraf etmesi, Tam Üyelik görüşmelerinin, aslında milleti oyalamaya yönelik bir oyun olduğunu da meydana çıkarmaktaydı!
Alman Dışişleri Bakanı Fischer, Danimarka Dışişleri Bakanına “Türkiye hiçbir zaman üye olamayacak... Onları önce uyutalım sonra da unutalım” derken mikrofonlara yakalanmıştı. Hattâ bunu yakalayan gazeteci ödül bile aldı!
AB'ye Tam üyelik söz konusu değil. Bizim için tasarladıkları 'İmtiyazlı Üyelik'tir ki, bu da, bağımlılık durumunun sürdürülmesi için göz boyamaktan başka bir şey değildir!
Peki, ne demektir bu imtiyazlı üyelik? 'Avrupa Birliği'nin hiçbir karar organında bulunmayacaksın fakat AB'nin aldığı bütün kararlara uyacaksın!' Aslında Almanya'nın daha başından beri kafasında olan şey buydu. Nitekim, Alman Orient Enstitüsü Başkanı Udo Steinbach daha l985 yılında Girne'de yapılan bir toplantıda, “Türkiye'nin tam üye olmaksızın AET ile kapsamlı ilişki içinde tutulması” düşüncesini açıkça ifade etmişti (Erol Manisalı, Hayatım Avrupa, Cilt II, s. 57).
Bu durum, Türkiye'nin AB'nin çeşitli konulardaki baskılarına açık bir hâle gelmesine sebep oluyor. Nitekim, Avrupa Konseyi Başkanı Daniel Torschys, M. Ali Birand'ın 32. Gün programında Süleyman Demirel'e karşı şu sözleri söyleyebilmiştir: “Türkiye'nin Millî Devlet yapısının terörün kaynağı olabileceği kanaatindeyiz. Kürtlere Avrupa Konseyi'nin geliştirdiği azınlık haklarının tanınmasının bu huzursuzluğu kaldırabileceğini sanıyoruz!”
Bizi işte, Türkiye'ye karşı bu anlayışta olan ve maazallah, üye olduğumuz takdirde, Millî Devletimizin de sonu anlamına gelecek olan bir Avrupa Birliği'ne sokmaya uğraşıyorlar!
Bu ülkenin Atatürkçüleri ve milliyetçileri neredeler?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Fındık Fiyatı Ne Kadar Olmalı?