Tesadüfün Romanı

Sokakta yürürken Ahmet Cemil'le, Mümtaz'la, Raskolnikov'la-yok daha neler- Albay A. Buendia'yla, Doktor Rieux'la karşılaştığınızı düşünsenize.
2020'nin sokağa çıkma yasaklarının henüz başlamadığı gecelerinin birinde Gazi Caddesinde kendi halinizde yürüyorken birdenbire kendinizi yüzyıl öncesinin Giresun'unda bulduğunuzu bir hayal etsenize.
Bir yanda morlu, pembeli feraceli hanfendilerin teşrifleriyle zenginleştirdikleri, diğer yanda püskülü bir sağa bir sola savrul-maktan dağılmış, rengi kızgın yaz güneşiyle solmuş, kenarları Karadeniz'in hırçın yağmur-larına muhatap olmaktan aşınmış fesli beyefen-dilerinin arzı endamlarıyla renklendirdikleri, bir uçtan bir uca gaz lambalarının süslediği Gazi Caddesinin birdenbire 1900'lü yılların başındaki Osmanlı İstanbul'unun karışık sokaklarına açıldığını ya da 2. Dünya Savaşı öncesi İstanbul'unun tedirgin mahallelerine uğradığını, bununla yetinmeyip Petersburg'un beyaz gecelerinin dondurucu soğukluğunu iliklerimize kadar hissetmemiz için yolunu uzattığını, hatta bu kadar sürpriz yetmez deyip Macondo Kasabası'nın büyüleyici ve bir o kadar da egzotik atmosferiyle yarıştığını, acısa da öldürmez deyip 1940'lı yılların Cezayir'inin vebalı sokaklarına dönüştüğünü görseydiniz gerçekten de harikulade olmaz mıydı?
Günün ilk ışıklarıyla yıkanan bir tren kompartımanında gözlerinizi kuşatan uyku mahmurluğuyla cebelleşirken karşınızdaki koltukta, her an değişmekte olan dışarıdaki manzaraya sanki bu dünyadan değilmişçesine dalmış, bedeni orada olduğu halde gönlü hala yedi sekiz saat evvel kadar önce geride bıraktığı ağlamaktan gözlerinin yeşili kavurucu sıcaklarda ayaklar altında ezilmekten kurumuş toprak rengine dönmüş sevdiğini teselli eden, ruhuysa; yeni görevi için yanıp tutuşan ve her haliyle handiyse en çok sevdiğimiz romandan fırlamışçasına tanıdık gelen roman kahramanı oturuyor olsa ya da yağmurlu bir öğle sonrasında şehrin uğultusundan bunalan ruhunu bir nebze olsun dinginleştirebilmek için nicedir varlığından habersiz kalabalıktan beş on dakikalığına da olsa uzaklaşarak işyerinin hemen yanındaki varla yok arasındaki parkın sonbaharın insafına terk edilmiş birkaç ağacından soyunarak etrafa dökülmekten ziyade saçılmış izlenimi veren ve az önceki yağmurumsu şeyle biraz daha çürümeye yüz tutmuş yapraklarına basmamak için adımlarını nereye atacağının kararsızlığını yaşarken her gün önünden geçenlerin çoğunca fark bile edilmeyen parkın en kuytu köşesindeki köhnemiş bir bankta eski püskü paltosuyla sanki bir Rus romanından kaçmışçasına aşinası olduğumuz ellili yaşlarının sonundaki bir Dostoyevski karakteriyle uzaktan selamlaşmış olsak, güzel olmaz mıydı?
Onu bunu bilmem de Tanpınar'ın Ahmet Cemil'e yıllar sonra bir vapurda rasgelişini anlattığı, enfes bir yazısını okuduğumu hatırlıyorum. Ahmet Cemil mi kim? İnsaf, el insaf! Mai ve Siyah romanının melankolik şairini nasıl tanımazsınız, efendim?
Hani tüm mavileri teker teker siyaha dönen ve karanlık bir gecede İstanbul'u yanında annesi olduğu halde terk eden Servet-i Fünun neslinin kendisinde tecessüm etmiş nevi şahsına münhasır şairzedesi, desem.
Bütün kalbi kırık aşıkların bir şekilde kendilerinden bir şeyler bulduğu, kayıp bir neslin asla unutulmayacak heykeli dikilesi zat- ı muhteremi. Türk roman tarihinin kaybetse bile inandırıcı ilk realist aşığı olarak çizilen, gözü yaşlı, gönlü yaslı, yüreği yaralı, kalbi kırık, düşünceleri dağınık, fikri kabul görmemiş roman kişisi…
Nasıl bir duygudur kim bilir bir roman kahramanıyla yolculuk etmek yahut aynı göğün altında aynı havayı solumak?
Hayal etmenin bir sonu olmadığı gibi düşler tarlasından rüyalar beğenmenin de bir sakıncası olmamalı!
Neden sadece roman karakterleriyle karşılaşalım ki, neden karşımızda oturan Halit Ziya, Reşat Nuri hatta Tolstoy, Edgar Alan Poe olmasın ki? Neden ada vapurunda İstanbul'un tüm tarihi ve doğal güzelliklerini martılara anlatan Yahya Kemal'i dinleyenlerden biri de biz olmayalım ki? Neden Boğaz'ın, adaların, balıkların, yoksul ve tuhaf insanların hikayelerini bir masalmış gibi anlatan, anlattığı masallarla masallaşan Sait Faik'e tesadüf etmeyelim ki lodoslu bir günde uçuşan martılarla nispet yapan saçlarımızı toplamaya çalışırken?
Hem mademki bir rüyadaymışçasına ve sanki bir zaman makinesine sahipmişçesine romandan romana zıplayıp duruyoruz, neden tadını çıkarmayalım ki bu fantastik yolculuğun?
Hem belki bizler de adını bilmediğimiz romanlarda birer roman karakteriyizdir de sıramızın gelmesini bekliyoruzdur, kim bilir?
Kim bilir belki de sayfaları unutulmuşluğun faniliğiyle tozlanmış raflarda okuyucusunun yolunu gözleyen romanlarda, talihin kendilerine gülmesini bekleyen bir avuç bahtsızlar güruhuyuzdur.
İster bir roman kahramanı olalım isterse de adına hayat denilen bu kumpanyanın bir mağduru, gün gelecek bizlerin de hikayelerini anlatacak birileri çıkacaktır elbette!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Erol Konal - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Giresun Belediyesinin Çalışmalarından Memnun Musunuz?