ÖNCE EMPERYALİZMİ VE KENDİMİZİ TANIMALIYIZ! (3)

OSMANLI TÜRKLÜĞÜ İHMÂL ETTİ!
Avrupa'da Millî Devletler kurulurken, bu topraklarda Türklük şuurunun en geç Türklerde gelişmesinin temel sebebi, Türklerin kurduğu Osmanlı Devleti'nin, İstanbul'un alınmasından sonra, zamanla devşirmelerin eline geçmesidir. Bu konuda, solun en saygın isimlerinden Prof. Niyazi Berkes, şu değerli bilgiyi vermektedir: “Osmanlı devlet sistemi, içinden doğduğu toplumun insanlarını (yani Türkleri) reâya yaparken, hükmü altına aldığı ülkelerin halk kitlelerini serflikten kurtarıyor, bunların başındaki feodal dinastileri tuzla buz ediyor. Bu feodal rejimlerin hemen hepsinde köylü ayaklanmaları var. Örneğin, en başta Macaristan'da. Burada, 1512'deki köylü isyanının bastırılması üzerine, Macar köylüleri büsbütün serfleştirildiler. Bu yüzden Osmanlıların gelişini köylü serfler bir kurtuluş gibi karşıladılar. Osmanlıların feodalizme ve serfliğe karşı bir güç olarak gözükmesi, tâ Almanya içine kadar kendini duyurmuştu. Oralarda da serfliğe karşı köylü isyanları oluyordu. Oralarda da feodalizme ve kiliseye karşı Osmanlılara kurtarıcı gözüyle bakanlar vardı. Osmanlılar Mora, Sakız, Kıbrıs'ı aldıkları zaman da halk direnme göstermedi. Serfliği kaldırarak tımar sistemini uyguladılar. Her yerde feodalizmin yerini Osmanlı tımar sistemi aldı” ( “ Türkiye İktisat Tarihi”, Cilt II, s. 42, 43).
Prof. Niyazi Berkes, Osmanlı'nın kısa bir süre içinde hızla genişlemiş olmasının bu yüzden olduğunu fakat bir “Ulusal Üsse” dayanmadan veya o temeli yaratmadan dışarıya yayılmasının, yani Türklüğü ihmâl etmesinin zararını daha sonra göreceğine dikkat çekiyor!
BALKAN HALKLARI TÜRKLERİ
DAVET EDİYORDU!
Fatih döneminde, Mora ve Sırp halkları, Osmanlı padişahını, kendilerini despotlardan kurtarmaları için çağırmışlardı. Osmanlı yönetimi, yörenin geleneksel dengelerine dokunmamış, kendi iç dinamiklerini koruyarak yaşamayı sürdürmüştür. Raphaela Lewis'in şu tespitleri Prof. Niyazi Berkes'i doğrulamaktadır: “Toprakların büyük bir bölümü manastırlara ve mülkünün başında oturmayan toprak sahiplerine aitti. Türk fatihler bu toprakları 'kurtarıp' yoksul köylülere dağıttıkları için memnuniyetle, kurtarıcı gibi karşılandılar. Türkler, büyük toprak sahiplerini ortadan kaldırarak, Balkanlar'daki eski feodal düzene son verdiler” (Raphaela Lewis, “Osmanlıda Gündelik Yaşam”, s. 8).
Osmanlı sayesinde Ortodoks Balkan halkları, hem Katolik mezhebinin başı Vatikan'ın, hem de Doğu Roma feodallerinin baskılarından kurtuldular! İnsan haklarına saygılı ve hoşgörülü Türk medeniyeti Lâtin hâkimiyetine tercih edildi. Nitekim Romen tarihçisi Nicolae Jorga, Bizans'ın ileri gelenlerinden Grandük Lukas Notaras'ın: “İstanbul'da Kardinal külâhı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ettiğini” belirtmektedir (Raphaela Lewis, age. s. 36).
Osmanlı eğer eleştirilecekse, Türklüğü ihmâli nedeniyle eleştirilmelidir. Bu tarihî gerçeklerden habersiz sözde aydınlarımız Osmanlı'yı, 'EMPERYALİST' olmakla suçlamaktadırlar! Türklerin kurduğu hiçbir devlet emperyalist değildir. Çünkü Türkler İŞGALCİ-İSTİLÂCI değil FETİHÇİYDİLER; Nizam-ı Âlem ülküsüne sahiptiler. Biz, fethettiğimiz ülkeleri adaletle yönettik; halklarını Batılı sömürgeciler gibi, iliklerine kadar sömürmedik. 'Osmanlı Emperyalistti' söylemi, Batı'nın Türk aydınları üzerinde sürdürdüğü Psikolojik Harbin araçlarından sadece bir tanesidir. Böylelikle, tarih şuuru olmayan Türk aydınlarının zihinlerine, 'siz de bizim gibiydiniz; bizden bir farkınız yok' duygusu yerleştirilerek, aydınlarımızın, gerek kendi milletimizin ve gerekse, Batı emperyalizminin cenderesindeki mazlum milletlerin kurtuluşlarına öncülük etmeleri önlenmek istenmektedir. Bunda da ne kadar başarılı olunduğu meydandadır.
BATI FETİHÇİ DEĞİL İSTİLÂCIYDI!
Batı, bizim gibi fetihçi değil istilâcıydı; sömürgeciydi. Batı'yı bugünkü seviyesine getiren; işgal ettiği ülkeleri acımasız bir şekilde sömürmesi ve bu ülkelerin servetlerini kendi ülkelerine aktarmasıdır. Bu vahşi sömürü ile elde edilen kaynaklar, bu ülkelerin Millî ekonomilerinin ve Millî sanayilerinin gelişmesini sağlamıştır.
Köle olarak Amerika'da satılan, yarıdan çoğu deniz yolculuğunda ölen zavallı Afrika halkları, gerek kölelik döneminde ve gerekse özgürlüklerine kavuştuktan sonra, büyük acılar çektiler. Sadece 18. Yüzyılda, Afrika'dan Amerika'ya götürülen köle sayısı 2 milyondur. Amerika'ya giden her bir canlı köleye karşılık 5 köle ya Afrika'da öldürülmüş, ya da yollarda ölmüştür. Sonraki yüzyıllarda daha da hızlanan bu köle ticareti Afrika'nın 60 milyon insandan mahrum kalmasına sebep olmuştur.
1884-1885 Berlin Antlaşmasıyla, Avrupalı Devletler Afrika'yı paylaşmışlardı. Bu paylaşım savaşlarında milyonlarca Afrikalı öldürülmüştür. Afrika halklarının çilesi günümüzde de devam etmektedir! Bir Afrika ülkesi olan Ruanda'da 1994 yılında, Hutu ve Tutsi kabileleri arasında çıkan iç savaşta 800 bin Ruandalı hayatını kaybederken Birleşmiş Milletler bu katliamı seyretmekle yetinmişti! Fransa desteğindeki katliamcı Hutu hükümetini yenilgiye uğratan ve 2000 yılında bu ülkenin Cumhurbaşkanlığını kazanan Tutsi hareketinin lideri Paul Kagame, Ruanda Başsavcılığının bu katliama ilişkin yaptığı araştırma sonucu düzenlediği rapora dayanarak, 33 Fransız siyasetçi ve üst rütbeli subayın bu katliamdan sorumlu olduğunu ve bunlar hakkında yasal işlem başlatılacağını açıklamıştır. Almanlar, sömürgeleri olan Namibya'da, 1904 yılında yaptıkları bir katliamda, tam 65.000 Namibyalıyı öldürürler. Yüz sene sonra, anma törenine gönderdikleri bir bayan Bakan vasıtasıyla Almanya özür dilemiş fakat tazminat vermeye yanaşmamıştır (Milliyet, 17 Ağustos, 2004)!
Bu emperyalist devletler tüm 3. Dünya ülkelerinden özür dileyeceklerine, bunların en acımasızı olan İngiltere'nin Başbakanı Margaret Thatcher, 20 Eylül l988 tarihinde yaptığı bir konuşmada, Batı sömürgeciliğini bakınız nasıl aklıyor: “Avrupalılar dünyanın büyük bir bölümünü keşfetmişler ve evet, hiç özür dilemeden söylüyorum, sömürgeleştirmişlerdir. Böylece üstün bir yetenek, beceri ve cesaret göstererek gittikleri yerleri uygarlaştırmışlardır” (Yılmaz Dikbaş, “Avrupa Birliği, Tabuta Çakılan Son Çivi”, s. 479)!
Uygarlıklarını alıp başlarına çalsınlar.
Küçücük Portekiz, Belçika, Hollanda ve Danimarka bile sömürgelere sahip olmuşlardır. Belçika Kongo'su, Angola, Çin'in Makao kenti Belçika'nın sömürgeleriydi. Avrupa'nın sömürgeci devletleri işgal ettikleri ülkeleri vahşice sömürmekten başka, kendi kültürlerini de bu ülkelere dayattılar. Biz ise, fethettiğimiz ülkelerdeki halklarla birlikte yaşadık. Onları asimile etmedik fakat asimile olduk!
Kenya Devlet Başkanı Jomo Kenyatta şu nükteli sözleriyle emperyalist sömürüyü ne güzel anlatmış: “Avrupalılar ülkemize geldiklerinde onların ellerinde İncilleri, bizimse zengin topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İnciller bizim ellerimizde, topraklarımız ise onların eline geçmiş!”
Batı Emperyalizmi işte budur! Batılı 'Dostların' tek amaçları sömürmek ve millî kültürleri ezmektir. Serbest Piyasa, İnsan Hakları, Demokratikleşme bu sömürünün sadece sosudur. ./…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Giresun Belediyesinin Çalışmalarından Memnun Musunuz?