KÖTÜLÜK ÇANTASI…

Eski bir Çin hikayesi bu…
Sahibi masumlara zarar verdiğinde, içi altınla dolan sihirli kötülük çantası…
Bu öyle bir çanta ki; eskimesi, yıpranması, kaybolması , yok edilmesi mümkün değil…
İnsanlar yaşadıkça, dünya durdukça çanta da duracak, elden ele dolaşacak…
Altın yumurtlayan bu çanta, asırlar boyunca sahiplerini önce zengin etmiş, sonra da hayatlarını feci bir şekilde bitirmiş…
Altına doymayı bilmeyen çanta sahipleri, daha çok altın için, daha çok kötülük üretmeye çalışmışlar.
Çantanın bir özelliği daha varmış:
- Aynı tür kötülük bir kez ödüllendiriliyormuş!
- Yani daha çok altın için daha farklı ve daha şiddetli kötülükler yapmak gerekiyormuş…
Çantaya sahip olan herkes, çantanın hünerini bir şekilde öğrenmiş… Kötülük yaptıkça, kendine veya başkasına zarar verdikçe…
Ancak kötülükler, farklı bir eylemle ve öncekinden daha şiddetli yapılmadıkça çantanın hüneri de yok oluyormuş…
Çantanın yumurtladığı altınlar, yapılan kötülüğün şiddetiyle doğru orantılıymış… Yani ne kadar çok kötülük, o kadar çok para…
Bu şekilde elde edilen zenginliği korumanın, biriken serveti kaybetmemenin yolu da bu işten asla vazgeçmemekle mümkünmüş!
Zaman içinde çantadan vazgeçmek isteyen bir çok kişi , elinde avucunda ne varsa kaybedince, tekrar ona sahip olmak için, akıl almaz fenalıklar yapmaktan bile çekinmemişler… Kendi çocuğunu öldüren, anasına babasına kıyan, masumların hayatını alt üst eden, sevdiklerine düşman gibi zarar veren binlerce kişi olmuş… Çanta altın üretsin diye canice işler yapan, hiçbir vahşetten, katliamdan kaçınmayan binlerce sahip…
Hikaye bu ya; çantanın huyunu en baştan beri bilen, dünyada zerre kötülük yapmayı aklından bile geçirmeyen bir aile de asırlar boyunca çantanın peşine düşmüş… Tüm kötülüklerin kaynağı olarak gördükleri bu çantayı imha etmek için tabi…
Hikayeye göre, çantayı imha etmenin tek yolu da, bu aile gibi, varolduğundan bu yana hiç kötülük yapmamış birine teslim etmekten geçiyormuş!
- Tabi zorla değil, sahiplerinin hür iradeleri ve gönül rızasıyla!
Yani çantadan vazgeçmek isteyen kişinin aynı zamanda bu aile fertlerinden birini de bulup, çantayı ona teslim etmesi gerekiyormuş…
Aslında bu eski Çin masalının bize anlatmak istediği şey galiba şu:
- Kazanmak için her türlü kötülüğü yapmayı meşru gören insanlar… Kötülüklerin kaynağı sadece bu adamların içindeki kazanma hırsı!
- Ya da gayrimeşru yollarla biriktirdiği servetlerini , statülerini korumak için yaptıkları fenalıklar…
- Ölünceye kadar da kendilerini bu şekilde davranmak mecburiyetinde hissetmeleri…
- Maalesef dünyayı bu insanlar ele geçirmiş… Kaynaklara sahip olan, dünyayı yöneten onlar…
- İyi insan zannettiklerimizin bir çoğunun çantası eksik!
- Ah bir çantaları olsa, neler yapmazlar…
Kendi adıma da kendimden şüpheliyim!
- Böyle bir çantaya sahip olsam, şimdiye kadar denenmemiş kötülükleri, içini altınla doldurmak için yapar mıyım, yapmaz mıyım?!... Öyle ya işin sonunda müthiş bir zenginlik var…
Kazanma ve kazandıklarını kaybetmeme hırsı öylesine büyümüş ki, ölüm döşeğinde bile birçok insan bu huyundan vazgeçmiyor! Nefes aldığı son günde bile çantayı doldurma peşindeler…
Acaba dünyada bilerek hiç kötülük yapmamış kaç insan var?
Bu sorunun cevabı, hikayeye göre, hayatın sonu hakkında ipucu veriyor!
Çevrenize bu gözle bakın şimdi:
- Çanta sahipleri kimler?
- Çantaya sahip olmak isteyen kimler?
- Çantadan uzak durarak, onu hayatında istemeyen kimler?

Hikayenin sonunda ne mi oldu?
- Çanta sahibi, çantadan vazgeçmek istedi mi?
- Vazgeçmek istediyse, o iyi aileden birini bulabildi mi?
Bu Çin hikayesini anlatanlar, bunun mümkün olmadığını; kötülük çantasının o iyi aileyle hiçbir zaman buluşamayacağını söylüyor!
Ve masal şu cümleyle bitiyor:
- Kimbilir, belki iyi aileden kimse kalmamıştır!
- O son aile de çantaya esir olmuş, kötülük böylece dünyayı tamamen ele geçirmiştir…
İşte o an, surun üflendiği, kıyametin başladığı andır!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Bayram --- Okunma

# tek, Çin

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

03

Mustafa Küçük - SAHİP OLMAK DUYGUSU

Tolstoy, bir hikayesinde sahip olmak duygusunu bir örneklem üzerinden sunar. Adam atının sırtında yolda giderken birden yolun kıyısında deve dikeni çiçeği gördü. Elinde kesici bir alet olmadığından adam o çiçeği çıplak eliyle koparmaya çalıştı. Ne kadar ugraştı ise de bir türlü çiçeği almayı başaramadı. Artık çiçeği koparma umudunu yitirmişti ki bir eline bir de çiçeğe dikkatle baktı. Elleri kanıyordu ve çiçek de o eski ihtişam ve doğallığıyla yerinde durmuyordu. Sonunda her iki taraf da yıpranmış ve yorulmuştu. Adam kendi kendine 'Şu sahip olma, benim olsun duygusu, beni de çiçeği de mahvetti. O çiçek yerinde daha güzel değil miydi? Doğada, yeryüzü sergisinde olduğu gibi dursaydı daha hoş olmaz mıydı?' diyerek mırıldanıyordu. Bu, bir bakıma insanın hırsını, sahip olma veya kendisinin olma duygusunun kendisine ve doğaya nasıl zarar verdiğini ifade eder. O kadar ki günümüz materyalist insan toplumlarının durumu tam da budur. Materyalist toplumların oluşturduğu medeniyette insan doğanın üzerinde bir güç, doğayı dize getirecek bir efendidir. Peki öyleyse insan gerçekte doğanın efendisi midir yoksa bir parçası mıdır? Materyalist anlayışa göre insan doğanın efendisidir. Doğayı dize getirmek, doğayla savaşmak, doğaya hükmetmek materyalist medeniyet algısına göre yaşamın asıl amacı ve felsefesidir. İslam medeniyetinde ise insan doğanın bir parçasıdır. O halde herhangi bir müminin içinde yaşadığı ve bir parçası olduğu doğayla asla herhangi bir savaşımı olamaz. Doğanın bir parçası olduğumuzu kabul ettiğimize göre doğayla savaşmak yerine onunla barış içinde yaşamak bir mümin için olması gereken değil midir? Ayrıca insan haram helal demeden bencil ve kapitalist bir yaklaşımla herşeyin kendisine ait olmasını istemesi, ondaki sönmek bilmeyen sahip olmak duygusu onu bu konuda tedavisi mümkün olmayan bir hırsa yöneltmektedir. Oysa bu hırs onu huzursuz eder, kalbinde merhamet damarlarını kurutur ve nihayet kişi etrafına zarar vermeye, herkesle savaşmaya başlar

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 04 Aralık 09:58
02

Mustafa Küçük - Nefis bir yazı ve yorum olmuş, kalemine güç...

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 04 Aralık 09:57
01

Mustafa Küçük - Kanaat etmeyen hırs sahibi insanın dünya ile olan ilişkisi maymunun muz ile olan ilişkisine benzer. Maymunu yakalamak için maymunun elinin açık halde girebileceği kadar bir kapağı olan şeffaf bir kabın içine iri bir muz bırakırlar. Kap ya maymunun taşıyamayacağı kadar ağırdır veya bir yere bağlanmıştır. Maymun muzu görünce dayanamayıp elini kabın içine sokarak muzu tutar. Ne var ki maymun elini muzu tutmak için yumruk haline getirdiğinden kabın içinden bir türlü elini çıkartamaz. Elini açıp muzu bıraksa özgürlüğüne kavuşacaktır, lakin muzdan da asla vazgeçemez. Bu durumda tuzağı kuran kişi maymunu yakalar. Şayet insan elindeki olana kanaat etmez, elindekiyle yetinmeyip doymak bilmez bir hırsla daha fazlasına talip olursa bu durumda kendi iradesiyle adeta bir tuzağa yakalanmıştır. Kişi az ile kanaat edip çok olana göz dikmemiş olsa huzura, rahata kavuşacak, kaynaklar belli ellerde toplanmayacaktır. Dahası insan bu şekilde bir tutum içinde olursa özgürlüğünü eline alacak, aklı, gönlü, kalbi ve beyni hür bir biçimde yaşamın tadına varacaktır. İşte kişi yalnız bu durumda inancı veya doğru bildiği ilkeleri, doğru fikirleri ve düşünceleri uğruna fedakarlık yapabilecektir. Kişi nihayet çok değer atfettiği şeyin kölesi olur. Yani kim neye çok değer veriyor, neyi en fazla seviyorsa onun efendisi olamaz. Dolayısıyla davanız sevdiklerinizden, sevdiğiniz dünyadan, makamınızdan, canınızdan, para ve eşyanızdan daha değerli ideğil ise siz davanızın değil sevdiğiniz eşyaların veya dünyanın kölesi olmuşsunuz demektir. Köle ruhlu adamlar davaları için fedakarlık yapamaz, bunlarla olumlu anlamda bir devrim ve değişim olamaz.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 04 Aralık 09:53


Anket Giresun Belediyesinin Çalışmalarından Memnun Musunuz?