ÖNCE EMPERYALİZMİ VE KENDİMİZİ TANIMALIYIZ! (2)

Defalarca yazdık; yine yazalım! Milâttan önce yaşamış, Çin'in dünyaca ünlü Askerî Strateji Ustası Sun Tzu şöyle der: “Eğer düşmanını ve kendini biliyorsan, yüz savaşın neticesinden korkmamalısın. Eğer kendini biliyor, fakat düşmanını tanımıyorsan, iki savaştan birini kazanabilirsin. Eğer hem kendini hem de düşmanını tanımıyorsan her savaşta yenilirsin!”
Kendimizi ve düşmanlarımızı iyi tanımak için, kendi tarihimiz, Emperyalist Avrupa Devletlerinin ve ABD'nin tarihi çok iyi bilinmelidir. Aydınları, bürokratları, siyasetçileri ve gençliği yüksek bir tarih şuuruna sahip olan bir milleti hiçbir güç alt edemez. Atatürk, 1924'te Dumlupınar savaş alanında söylediği şu sözlerle, tam da bu gerçeğe işaret etmektedir: “Bir memleketi zapt ve işgal etmek o memlekete sahip olmak için kâfi değildir. Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, azim ve iradesi kırılmadıkça o memlekete hâkim olmanın imkânı yoktur!”
Atatürk boşuna, “Türk! Övün, Çalış, Güven!” demiyor. Çünkü, gerçekten de övünülecek bir tarihimiz var. Önce, bize unutturulan bu tarihi öğreneceğiz. Bu bizi kompleks çukurlarına düşmekten kurtaracaktır. Sonra da kendimize güven duygusuyla çalışacağız ve devletimizi vatansever, ehliyetli ve liyakatli ellere teslim edeceğiz.
Bize, muhteşem tarihimizi öğreten ve bu suretle bizi kompleks çukurundan çekip çıkaran Atatürk'tür. Daha İstiklâl Harbi sürerken, Türklük üzerinde yücelteceği yeni devletin ideolojisini örmeye başlamıştı. Aşağıda bir özetini verdiğimiz, l.ll.l922 tarihinde TBMM'de yaptığı konuşma bu bakımdan önemlidir: “Efendiler, bu dünyayı beşeriyette asgari yüz milyonu mütecaviz nüfustan mürekkep bir Türk Milleti azîmesi vardır. Ve bu milletin sahai arzdaki vüsati (dünya sahasındaki genişliği)nispetinde sahai tarihte de (tarih sahasında da) bir derinliği vardır. Efendiler, bu genişliği isterseniz iki mikyasla ölçelim; birinci ölçü tarih öncesi devirlere ait mikyastır. Bu mikyasa göre Türk Milletinin ceddi âlâsı olan Türk namındaki insan; ikinci, eblülbeşer (insanoğlunun atası) Nuh Aleyhüsselâmın oğlu Yafes'in oğlu olan zattır. Tarih devrinin tedariki vesaikde pek müsamahakâr olan ilk safhalarına biz de müsamaha edelim; fakat en bâriz ve en kati ve en maddî tarihî delillere istinaden beyan edebiliriz ki, Türkler on beş asır evvel Asya'nın göbeğinde muazzam devletler teşkil etmiş ve insanlığın her türlü kabiliyatına tecelligâh olmuş bir unsurdur. Sefirlerini Çin'e gönderen ve Bizans'ın sefirlerini kabul eden bu Türk Devleti, ecdadımız olan Türk Milletinin teşkil eylediği bir devletti (Kâzım Öztürk, “Atatürk'ün Meclis Konuşmaları”, s. 894).
Atatürk'ün, Türklerin atası hakkındaki bu sözleri, Oğuz Han Destanı'ndan alınmadır. “ Türkiye Tarihi” Cilt I, s. 332'de bu konuda şu tespit yer almaktadır: “ Tek Tanrılık ve İslâm geleneği uyarlaması, Oğuz Han destanının hemen ilk sözlerinde kendini göstermektedir. Rivayete göre, Türklerin ilk hükümdarı Nuh Peygamberin oğlu Yafes'tir. Yafes'in Türkçe Ulcay Han adını taşıdığı söylenmektedir. Ulcay Han, İnanç kenti bölgesinde 'Ortak' ve 'Kürtak' yaylağında ve aynı bölgede Kara Kum kışlağında yaşayan bir göçebedir.”
Türk-İslâm Medeniyetinin tarihî derinliğinden ve ihtişamından habersiz, kıbleleri Batı olan aydınlar, Milliyetçiliği de Fransız İhtilâline bağlarlar! Hâlbuki, Avrupa milliyetçilikle tanışmadan yüz yıllar önce, Türkler Millet bilincine sahiptiler! Türkler milliyetçiliğin teorisini Fransız ihtilâlinden 1057 yıl önce Orhun anıtlarına kazımıştır. Avrupa'da ne İngiliz, ne Fransız, ne Alman ve ne İtalyan milleti diye bir millet varken, Orta Asya'da Türk Milleti vardı! Bilge Kağan, kardeşi Kültikin ve bilge danışmanları Tonyukuk onuruna 724-726, 732-734 yıllarında dikilen, Türk dilinin en eski ve en güzel yazıtlarından birisi olan Orhun Yazıtları'nda bakınız neler yazılı: “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine Atam Bumin Kağan, İstemi Kağan yönetici olmuş. Önce, Türk Milleti'nin Devletini ve töresini temel alarak düzenlemiş. Bilgisiz Kağan, yönetmeğe başlayınca, Beyler ve Millet arasında uyum kalmamış. Çin Milleti hileci, sahteci ve aldatıcı olduğu için küçük kardeş ile büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, yöneticiler ile halkın arasını bozduğu için, Türk Milleti devletini yitirmiş, kendini yönetemez duruma gelmiş. Çin Milletine oğulları kul, kızları cariye olmuş. Asil Türkler Türk adlarını bırakıp, Çinli adlarını almış ve Çin Kağanına tâbi olmuşlar.”
Bilge Kağan'ın tespitleri ne yazık ki, bugün de aynen geçerlidir. Tek fark, Çin'in yerini Batı'nın almış olmasıdır! Diğer taraftan, konu Türkler ve İslâmiyet olunca Batılı tarihçiler genellikle tarihî gerçeklerin üstünü örtmeye çalışmışlardır. Bu muhteşem Türk tarihinden habersiz Batı'ya hayran aydınlarımız da, Batılıların uydurduğu 'Göçebe Türk, Barbar Türk' aşağılamalarının etkisi altında, iyice Batı'nın vesayetine girmişlerdir. Batılılar, 'Türkler göçebedir, barbardır' mı dedi, araştırmaya ne gerek var, mutlaka doğrudur! Hâlbuki, ender de olsa, Türklerin medenî vasıflarını öven Batılı yazarlar da vardır. Meselâ, Fransız edebiyatçısı ve devlet adamı Lamartin (D.1790-Ö.1869) “Osmanlı Tarihi” adlı eserinde, “Osmanlı'nın en önemli gerileme sebebinin, Türklerin fethettikleri yerlerdeki halklara kendi dilini, dinini ve kendi kültürünü kabul ettirmek için bir çaba harcamaması olduğunu, Batılıların ise bunu en sert yöntemlerle yaptığını” söylemektedir.
Fransız tarihçisi Jean Paul Roux'un “Türklerin Tarihi” isimli kitabı okunduğunda da tarihimizle niçin gurur duymamız gerektiği anlaşılacaktır. Roux'un şu satırlarına bakar mısınız:
“Türkler işgal ettikleri ülkelerin bütünlüğünü bozmamış, bu ülkeleri değiştirmemişlerdi. (….) Türklerden geriye hiçbir şey kalmamış mıydı? Her dilden, her dinden insanı barış içinde bir arada yaşatmaya boşuna mı çabalamışlar, büyük bir hoşgörü dersini boşuna mı vermişlerdi dünyaya? Protestanlar hayatlarını Türklere borçludurlar. Yaptıkları işler kaçınılmaz olarak Tanrının sonsuz yolunda kayıtlıdır” (“Türklerin Tarihi”, s. 446).
Ruhunu emperyalizme teslim etmediği anlaşılan bir Batılı tarihçi, Türkleri işte böyle değerlendiriyor. Fakat, Batı'yı kıble edinen bir Türk aydınının bunu anlaması ne mümkündür.
Amerika'yı Avrupalılar keşfettiler ve kolonileştirdiler. Yerli halkı yok ettiler. Her şeylerine el koydular. Peki, Amerika'yı bizim atalarımız keşfetmiş olsalardı, bugün acaba Amerika'da nasıl bir tablo olurdu dersiniz?
Giritli bir yazar olan Nikos Kazancakis'in, “Alexis Zorbas'ın Hayatı ve Maceraları” isimli romanında, romanın kahramanı Alexis Zorbas'ın, kalbini yumuşatan bir bilge Türk hakkında söyledikleri de, Türklerden hafızalarda kalan güzel bir hatıradır.
Zorbas şöyle anlatır yaşlı Türk'ü: “Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu; hanımı, çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi, avluda çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi, elini başıma koydu; 'Alexis' dedi, 'Bak sana bir şey söyleyeceğim. Küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı'yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Alexis, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama” (Zorba, Can yayınları, 15. Baskı, s. 257, aktaran Dr. Begümşen Ergenekon, Aydınlık, 4 Mayıs 2019).
Böyle bir hayat felsefesine sahip olan Türkler elbetteki emperyalist olamazlardı. Fakat, bilhassa Osmanlı'nın önemli kusurları vardı ki, bunların en başta geleni, Türklerin kurduğu bu devletin zamanla devşirmelerin yönetimine geçerek, Türkleri ezen bir devlete dönüşmesidir!
Batı hayranlığı ile idrakleri sakatlanmış; tarih şuuru olmayan, dünya tarihinden ve kendi milletlerinin tarihinden habersiz devşirilmiş aydınlarımız, Türklerin kurduğu bir devlet olan Osmanlı Devleti'nin Emperyalist bir devlet olduğunu iddia ederler. Hâlbuki, emperyalizmin geliştiği 19. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı Devleti güçlükle ayakta durmaktaydı! “Osmanlı Emperyalistti” demek tarih bilmemektir.
Falih Rıfkı Atay'ın, bu konuda yaptığı şu dramatik tespit, aslında gerçeğin ta kendisidir: “İmparatorlukların sanatı sömürge ve milliyet işlemektir. Osmanlı İmparatorluğu, Trakya'dan Erzurum'a doğru, koca gövdesini yan yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal idi” (“Zeytindağı”, s. 40)! ./…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Giresun Belediyesinin Çalışmalarından Memnun Musunuz?