ÖNCE EMPERYALİZMİ VE KENDİMİZİ TANIMALIYIZ! (1)

EMPERYALİST DEVLETLERİN TARİHİ VE KENDİ TARİHİMİZ İYİ BİLİNMELİDİR!
Avrupa'nın SÖMÜRGECİ ve EMPERYALİST tarihini bilmeden Avrupa'ya hayran olan 'aydınlarımız' var! Aslında bunlara aydın demek de doğru değil. Kendi milletinin mutluluk ve refahının nerede olduğunu göremeyen; milletini küçümseyen, milletine kılavuzluk edemeyen insanlara nasıl aydın denilebilir?
Batı ülkelerinin ve kendi ülkemizin tarihini çok iyi bilmek durumundayız. Avrupa devletleri önce bir sömürgecilik dönemi yaşadılar. 1492'de Amerika kıtasının bulunmasından sonra, Güney Amerika ve daha sonra da Orta Amerika; Portekiz ve İspanya'nın sömürgeleri oldu. Bu iki devlet Aztek ve İnka medeniyetlerini yerle bir ettiler. Kuzey Amerika'nın 'fatihleri' ise İngiltere ve Fransa'ydı. 'Kızılderili' dedikleri Amerika'nın yerli halkını, çiçek hastalığı virüsü bulaştırılmış battaniyelerle yok ettiklerini biliyoruz! Sonra Doğu'ya yöneldiler ki, zaten Amerika'yı, Hindistan'ı ararken tesadüfen bulmuşlardı. Portekiz, Hollanda, İngiltere ve Fransa; Hindistan, Çin, Çin Hindi ve Endonezya'yı sömürgeleştirdiler. Afrika'yı da 1878 Berlin Kongresinden sonra aralarında paylaştılar! Bu sömürgeleri nasıl bir 'Üstün Irk' anlayışı ile yönettiklerini de biliyoruz. 2. Dünya Harbi'ni takip eden yıllarda bu sömürgeler sözde bağımsızlıklarını kazandılar fakat, emperyalist devletlerin tahakkümünden ve sömürüsünden kurtulamadılar.
Bize gelince, Kuzey Afrika, Hicaz Bölgesi, Orta Doğu ve Balkanlar yüzyıllarca bizim hâkimiyetimiz altında kaldı. Bu hâkimiyet Orta Doğu bölgesinde 9. yüzyılda başlamıştır. Her ne kadar bazı tarihçiler, bu bölgedeki hâkimiyetimizi Yavuz Sultan Selim'in 1516'daki Merci Dabık Zaferi ve 1517'deki Ridaniye Zaferi'ne bağlasalar da, o toprakları yine bir Türk Devleti olan Memlûklerden aldığımız unutulmamalıdır.


TÜRK HÂKİMİYETİ EMPERYALİST DEĞİLDİ
Şunu da hatırlatalım ki, bu coğrafyadaki Türk hâkimiyeti kesinlikle emperyalist bir hâkimiyet değildi. Bir kere, yönetenler de Müslümandı; yönetilenler de büyük bir çoğunlukla Müslümandılar. Bu coğrafyadaki Türk yönetimi önce Haçlılara karşı bölgeyi savunmuş; sonra da, bu coğrafyanın Batılı sömürgeci devletlerin sömürgeleri olmalarını yüz yıllarca önlemiştir. 1918 yılında, I. Dünya Harbi'ni mağlup olarak bitirince, bu topraklar İngiliz ve Fransız Mandası altına girdi. O tarihten, İkinci Dünya Harbi sonunda bağımsız devletler kuruluncaya kadar geçen sürenin kısalığı nedeniyle, bu coğrafyada yaşayan Arap Halkları kültürlerini korumayı başarmışlardır. Fakat 1830'da başlayan ve 196O'lara kadar süren Fransız sömürge yönetimi, Cezayir halkının Fransızca konuşmasına ve bu kültürü benimsemesine sebep olmuştur. Bırakınız Türklerin hâkim olduğu Arap coğrafyasındaki halkların Türkçe konuşmalarını; Türk yönetimi sırasında bu bölgelere yerleşen Türklerin çok büyük bir çoğunluğu kendi dillerini unutarak, Arapça konuşur olmuşlar ve Araplaşmışlardır! Halep bunun en somut örneğidir.
Bu konuda birkaç örnek verelim: Bir Cezayirli aydın, Necip Fazıl Kısakürek'e kusursuz Fransızcasıyla, Osmanlı yönetimini kast ederek, “Siz bizi sömürdünüz” deyince, Necip Fazıl ona, aydınlarımızın ders almaları gereken şu cevabı verir: “Eğer biz sizi sömürmüş olsaydık, benimle Fransızca değil, Türkçe konuşurdun!”
Eski Dışişleri Bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil'e, bir Macaristan ziyareti sırasında, Macar Dışişleri Bakanı şunları söyler: “Sayın meslekdaşım, ben bugün nutkumu Macarca verebiliyorsam, bu Türklerin sayesindedir. Siz Türkler Macaristan'da 150 yıl kaldınız, fakat dilimize dokunmadınız; siz olmasaydınız bugün nutkumu Macarca değil, fakat Almanca söylemek zorunda kalırdım” (Bilâl N. Şimşir, “Bizim Diplomatlar”, s. 552)!
Yunanlı sanatçı Teodorakis'in de Türk hâkimiyetini kastederek bir Türk gazetecisine söyledikleri, Macar Dışişleri Bakanınkinden farklı değildir: “Eğer bu kadar yıl, Osmanlı yerine, İngiliz hâkimiyetinde kalmış olsaydık, Yunanca diye bir dil kalmazdı ve hepimiz İngiliz olurduk!”
Türklerin bin küsur yıl yönettiği Arap ülkeleri, Avrupa'nın sömürgeci devletlerinin tasallutundan uzak kalmışlar ve bu sayede, kendi dillerini ve kültürlerini korumuşlardır. Keza 500 yıl yönettiğimiz Balkan ülkeleri için de aynı durum söz konusudur. Balkanlarda Türk hâkimiyetinin Balkan köylüsü tarafından kabul edilmesinin bir sebebi de, bu halkların Türk yönetiminde ekonomik özgürlüklerine sahip olmalarıdır. Türkler geldiğinde Duşanov-Zagonik kanunlarına göre, feodal beye haftada iki gün, senede 104 gün hizmet yükümlülüğü olan köylülerin bu yükümlülükleri, Türk yönetiminde, senede 3 gün Tımarlı Sipahiye hizmet yükümlülüğüne indirilmiştir!
TRT Müzik kanalında, 2010'daki Kıraç'ın Prizren konserini dinledik. Coşku içindeki on binlerce Prizrenli meydanı doldurmuştu. Adnan Menderes 1955 yılında Beyrut'u ziyaret ettiğinde, Beyrut halkı neredeyse arabasını havaya kaldıracaktı! Bunu, yıllar sonra televizyondan bizzat izlemiştik. Türkiye emperyalist bir ülke olsaydı böyle karşılanır mıydı?
Protestanlığın kurucusu Luther, Türkleri Hıristiyanlarla kıyaslayarak, alçak gönüllü, hayatlarında sade ve karakterli bulur. Luther'e göre, “Türk herkesi kendi inancında özgür bırakıyor. Bunu Papa yapmıyor. Bilâkis kendi şeytanî yalanlarının tümünü Hıristiyanlık dünyasına empoze ediyor. Doğu Avrupa'da köylüler o kadar kötü koşullar altında yaşamaktadırlar ki, Türkleri (Biz Osmanlı diyoruz fakat Batılılar bize “Türk” diyor!) âdeta kurtarıcı olarak karşılamaktadırlar.”
Bütün bunlardan habersiz olan okumuşlarımız (aydın diyemiyoruz), 1683 Viyana kuşatmasındaki o ağır yenilgiden sonra, Batı karşısında sürekli gerilememiz nedeniyle, sistemli olarak işlenen 'Medenî Batı-Barbar Doğu' şablonunun etkisi altında kalarak, ezik bir ruh hâline sürüklenmişlerdir ki, bu, günümüzde de Batı'nın her türlü yıkıcı propagandasına karşı hiçbir tepki göstermemelerine ve Batı'lı ülkelerin önümüze koydukları sözde çağdaşlaşma ve demokratikleşme projelerini tartışmasız benimsemelerine sebep olmaktadır.
İlginç olan, kendilerini Atatürkçü zannedenlerin de bu yıkıcı ve teslim alıcı propagandanın etkisinde olmalarıdır. Hâlbuki, Atatürk Sakarya Zaferi'nden sonra Meclis'te yaptığı bir konuşmada, aydınlarımızı şöyle uyarmaktaydı: “Artık hayat bulmak için, ıslâhı hâl etmek için, insan olmak için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın amâline göre tedvir etmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıkmıştır. Hâlbuki hangi istiklâl vardır ki, ecnebilerin nasihatleri ile, ecnebilerin plânlarıyla yükselsin. Tarih böyle bir hadise kaydetmemiştir. (…) Efendiler bu gerileme korku ile, acz ile başlamıştır. Türkiye ve Türkiye halkı ve nasılsa bunların başına geçmiş birtakım insanlar, gâlip düşmanlar karşısında sükûta mahkûm imiş gibi, Türkiye'yi âtıl ve çekingen bir hâlde tutuyorlardı. Türkiye mütefekkirleri âdeta kendi kendilerini tahkir ediyorlardı. Diyorlardı ki, biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur. Bizi bilâ kaydüşart canımızı, tarihimizi, mevcudiyetimizi, düşman olan ve düşman olduklarından şüphe edilmeyen Avrupalılara tevdi etmek istiyorlardı. Onlar bizi idare etsin diyorlardı” (Kâzım Öztürk, “Atatürk'ün Gizli-Açık Meclis Konuşmaları”, s. 776,777).
Türkiye, Batılılaşmalıydı; fakat bu, Batı'yı taklitten çok başka bir şeydi. Yakup Kadri, “Ankara” romanında, “Nasıl bir Batılılaşma?” sorusuna şu öğretici cevabı verir: “Milliyetçi Türk Batıcısı için, Batıcılığın en karakteristik vasfı, Batıcılığa Türk üslûbunu, Türk damgasını vurmaktır. Batılılaşma, muayyen bir hayat prensibidir. Bu prensip, ancak millî isteğin, millî kültürün ve nihayet millî ahlâkın hizmetçisi, emirberi olmak şartıyladır ki, yaratıcı ve kurucu rolünü ifa edebilirdi.”
Atatürk'ün yaptığı da buydu. Fakat ne var ki, Atatürk'ten sonra Batıcılık Batı'yı taklit olarak anlaşılmıştır! Cemil Meriç bunu şöyle anlatır: “Taklitten maymuna döndük!” ./…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Giresun Belediyesinin Çalışmalarından Memnun Musunuz?