“TÜRK MUCİZESİ” MÜMKÜN MÜ?

Japonya, 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, yenik, güçsüz, aşağılanmış, dışlanmış ve neredeyse taş üstünde taş kalmayacak ölçüde bombalanmış, yıkılmış bir haldeydi…
Fakat aradan sekiz yıl geçtikten sonra, henüz 1953 yılında savaştan önceki üretim miktarına tekrar ulaştı… 1960'lı yılların sonunda gelindiğinde ise ABD ve Avrupa ülkelerinin toplam pazarlarının yüzde 12'si Japonya'nın eline geçmişti…
Tarihin en büyük bombasına maruz kalıp, zamanın Almanya'sıyla beraber savaşı kaybeden Japonların, çok kısa sürede bu mucizeyi nasıl gerçekleştirdiklerine biraz bakalım…
Bu inanılmaz olayın gerçekleşmesinde kuşkusuz birçok faktör etkili olmuştur. Öncelikle söylenmesi gereken tabii ki Amerika Birleşik Devletleri'nin Japonya'ya yaptığı Marshall yardımlarıdır.
ABD yönetimi, atom bombası denemelerinden dolayı, dünya kamuoyundaki eleştirilerin de etkisiyle bir suçluluk psikolojisi içine girmişti. Ayrıca Sovyetler Birliği ile komünizmin yayılmasını önlemek için soğuk savaş halinde iken, karşı cephenin Çin Devrimi ile büyümesi ABD'nin Asya'da yeni bir hamle yapmasını zorunlu kılmıştı…
Bu hamle, Japonya'da liberal ekonominin desteklenmesi olacaktı.
Pek tabi Japon mucizesini sadece ABD yardımları ile açıklamak mümkün değildir. Japonya'nın burada sağ gösterip, sol vurması konusu önemlidir.
ABD her ne kadar Japonya'da liberal bir ekonomik düzen kurmak istese de, kurulan ekonomik düzen onun istediği şekilde gerçekleşmemiştir… Serbest ekonominin kitaplarda yazılan kurallarını Japonya dikkate almamıştır... Korumacı bir ekonomik düzen kurmuştur. Yüksek gümrük vergileri koyarak, kendi kaynaklarının ülke dışına çıkmasını engellemiş, üreticisini korumuştur...
Devlet ve özel sektör birlikte el ele vermiş; uzlaşıya dayalı planlı bir milli ekonomi politikası geliştirilmiştir. Peşinden uzun vadeli kalkınma planları hazırlanmış ve bu planlara harfiyen uyulmuştur…
Japon mucizesinin önemli noktalarını şöyle özetlemek de mümkündür:
- Özellikle mühendislik alanında oldukça verimli bir mesleki eğitim sistemi kurup, bu sistem sayesinde teknolojik alanda çığır açtılar. Yeni teknolojilere sahip fabrikalar kurdular…
- Fabrika patronları ve işçiler arasında, alışılmış kapitalist modelin dışında, neredeyse baba-oğul ilişkisi denecek bir ilişki ortamı geliştirdiler… Patron paranın değil, değerlerin sahibi olarak görülmeye başlandı…
- Çocuklarına yurttaşlık bilincini çok iyi bir şekilde aşılayarak, ülkesi için çalışmayı ibadetten daha üstün bir anlayış haline getirdiler…
- Hem kamuda hem de özel sektörde emekçi sınıfa hak ettiği ücret tam olarak ödendi… İşçilerin tüm ihtiyaçlarının karşılanması halinde, işgücü verimliliğinin arttığını gördüler… İşyerlerinde çocuk kreşleri, sağlık poliklinikleri, taşıma servisleri kuruldu, bunların karşılığında hiçbir ücret istenmedi…
- Bireysel çalışmayı reddettiler, takım ruhu diye bir şey çıkarıp, takım halinde başarılı olmaya çalıştılar… Kimse kimsenin başarısını engellemeye, gol kralı olmaya kalkmadı…
- Kalite çemberi diye bir şey buldular… Kalitenin adını müşteri memnuniyeti koydular. İnsan odaklı düşünüp, kapitalist sistemdeki gibi işçiyi bir makine parçası gibi görmediler…
- Çalıştıkları sistemi sürekli geliştirme, sürekli iyileştirme (bugün buna “arge” diyoruz) diye ilkeler koyup, bu ilkeleri kutsadılar…
- Bir yandan ulusal kültürlerini korudular ama, bir yandan da, “değişim” gelişimin en önemli aracıdır deyip, bilimsel anlamda bütün kapıları ardına kadar açtılar…
- Yönetici değil, lider yetiştirdiler…
- Plansız, programsız hiçbir işe başlamadılar…
- Sistemi denetleme işini, sona değil, başa aldılar… Yani testiyi kırmadan tedbir aldılar…
- Başarıyı da paylaştılar, başarısızlığı da…

1975-76 yıllarıydı… Japonlar, Doğankent ilçemizde Hidroelektrik Santralı inşa ediyordu… Büyük bir şantiyeleri vardı… Bizden daha iyi Türkçe konuşuyorlar, iş tulumlarını, çizmelerini üzerinden hiç çıkarmıyorlardı…
Aynı şantiyede Türk personel de çalışıyordu... Ama Türk personel çoğunlukla, takım elbise ve kravatlıydı… Ayağında cilalı ayakkabıları vardı… Zaman zaman bu kardeşlerimizin sosyal medyada paylaştıkları o zamana ait fotoğraflardan bunu herkesin şu anda da görmesi mümkün!...
Kasabada demir doğrama üzerine sadece babamın kurduğu atölye vardı… Japonlardan bazılarının ufak tefek tamirat işleri için babamın yanına geldiklerini görüyordum…
Yine bir gün iş önlüğü üzerinde iki Japon'un atölyenin kapısında babamla tartıştıklarını gördüm… Çocukluk işte, elin yabancısına karşı babamızı koruma refleksiyle yanına geldiğimde, babam beni uzaklaştırdı, taşlama makinasını eline alıp, çalışmaya koyuldu…
Akşam yemeğinde, babama o tartışmayı sordum… Babam, Japon işçilerin dükkana doğru yaklaştığını görünce elindeki makinayı kapatıp, onları çay içmek için dükkana davet etmiş… Fakat Japonlar daveti reddedip, babamı azarlamışlar. Saati gösterip, “çalışma saatinde, işi terk edip çay içmek bizde hakaret sayılır. Biz çalışmayı ibadet gibi görürüz, bitirmeden bırakmayız. Arkadaşınla çay içmek için namazı terk edebilir misin?” diye de sormuşlar babama!...
Japon mucizesi gibi bir Türk mucizesi gerçekleştirebilir miyiz?
Sık sık kendime sorduğum bir soru bu…
Elli iki yaşıma geldim, hala cevabını veremiyorum…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Bayram --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Fındığa verilen 22.5 TL Fiyatı Nasıl Buldunuz?