HİÇ TANIMADAN ABDÜLHAMİD'E SALDIRIYORLAR! (2)

ABDÜLHAMİD, SEÇİLMİŞ BİR DEVLET BAŞKANI DEĞİLDİ!
Sultan Abdülhamid'e 'Hürriyet Düşmanı, Müstebid' diyenlere şunu hatırlatmak isteriz: Abdülhamid bir Padişahtı; seçimle gelen bir devlet başkanı değildi! Rus Çarı ya da Alman İmparatoru ile kıyaslandığında, çok daha yüksek insanî vasıflara sahip olduğu görülecektir. Bunları “II. Abdülhamid; Ezberler ve Gerçekler” kitabımızda anlattık.
İSTANBUL HALKI ABDÜLHAMİD'İN ARKASINDAN AĞLAMIŞTI!
'Abdülhamid halkına zulmetti' diyorlar ya; tarihten habersiz atıyorlar; Falih Rıfkı Atay, Sultan Hamid'in tabutu geçerken, pencerelerden uzanan kadınların, “Kırk paraya ekmek yediren, yirmi paraya kömür yaktıran padişahım, bizi kime bırakıp da gidiyorsun” diye inlediklerini anlatır (“Çankaya”, s. 125)!
Peki, İstanbul halkı neden Abdülhamid'in arkasından ağlıyordu? Çünkü, halk Abdülhamid'i seviyordu! Ülkeyi, bizim kazandığımız 1897 Yunan Harbi müstesna, harbe sokmamıştı. Ülkede az çok huzur vardı. Abdülhamid düşmanlarının derdi ise, emperyalist İngiltere ve Fransa'daki aydınların sahip oldukları hürriyetlere sahip olmaktı! Aslında bunun, 'kurbağanın öküze özenmesi' benzetmesinden bir farkı yoktu! Çünkü bu devletler, uzun ve vahşi bir sömürgecilik döneminden sonra emperyalist aşamaya geçen sanayileşmiş devletlerdi; biz ise onların açık pazarı durumuna gelmiş bir yarı sömürge ülkeydik! Bizim temel meselemiz, ülkemizin, bu yarı sömürge durumundan kurtarılması olmalıydı; hürriyet mücadelesi değil! Kaldı ki, biz esir bir millet de değildik! Ne var ki, aydınlarımız bunu günümüzde bile bir türlü idrak edemiyorlar!
Solun en saygın isimlerinden Prof. Niyazi Berkes'in, Abdülhamid Dönemini doğru anlamamıza yardımcı olacak, I. Meşrutiyet macerası hakkındaki şu tespitleri dikkatle okunmalıdır:
“Tanzimat'ın tarım, endüstri, eğitim alanlarındaki çabaları 1875 malî iflâsıyla sona ermiş; çağdaşlaşmanın gerçekte, Avrupa ekonomisinin bağımlılığı altına girmek olduğu, Avrupa endüstrisinin rekabeti karşısında yerli sanayinin çökmesi, Müslüman halk yığınlarının fakirleşmesi demek olduğu inancını vermişti. Bu gerilemenin yerine, “terakki” yolunu açacak yol, Müslümanların “İttihadı” olmalıydı. Bu koşullar, Abdülhamid rejiminin neden halka çekici gözüktüğünü anlatır. Halk onu kendi devleti sayıyordu (…). Tanzimat Paşalarının israflı hayatından, Ermeni ve Rum sarraflarıyla, Avrupa bankerleriyle olan dalaverelerinden bıkan halka, Abdülhamid'in ağır başlı, tutumlu, dindar görünüşü, sade giyinişi, çok daha saygı verici geliyordu. Evindeki, çarşısındaki, sokaktaki adam şimdi, geleneklerinin huzuru içinde yaşayabilecekti (…)” (“Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 332, 334).
Bizim 'Hürriyetperver' İttihatçılar Meşrutiyet Devrimini yaptılar da ne oldu? Koca İmparatorluk gümbür gümbür yıkıldı gitti! 'Canım, Osmanlı nasıl olsa yıkılacaktı ama ülkeye de hürriyet geldi' demek çok ucuz ve çok cahilce bir savunmadır.
Sultan Abdülhamid gibi tecrübeli bir isim devletin başından uzaklaştırılmasaydı, İttihatçıların bizi sürükledikleri I. Dünya Harbi'ne girmemizin söz konusu bile olmayacağı bilinmelidir. Abdülhamid düşmanları asıl bunu araştırmalıdırlar. Fakat araştıramazlar! Çünkü, İttihatçılara olan hayranlıkları buna izin vermez!
Kemal Tahir, “YOL AYRIMI” romanında, bu 'Hürriyet Savaşçıları' hakkında şu çok çarpıcı değerlendirmeyi yapar: “Bin yedi yüz bilmem kaçtan beri bizim bir tek savaşımız var. Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmaktan kurtulma savaşı... Biz de daha öncesi kuşaklar gibi, bu sürekli savaşın içinde doğduk. Yeni kuşaklar bizi ölçüp biçerken, kocaman bir imparatorluğun tepemizde aralıksız çatırdadığını hiç akıllarından çıkarmasınlar. Tepenizde hep o çökme çatırtıları... Uyanması olmayan korkulu bir düş. Bu ölüm bunaltısı içinde bir tek umuda varabilmişiz: 'Hürriyet gelecek, Abdülhamid'i despotluğuyla beraber sürüp atacak! Sonra her şey birden düzelecek!' 'Nasıl?' diye sormayı hiç kimse aklına getirmiyor! İmparatorluğun gerçekleri nedir? Hiçbir fikrimiz yok! Hürriyetin ilânından sonra bile böyleydi! Bizim hürriyet, Avrupa'yı bugünkü hâle getirmiş cankurtaran! Ölü diriltme aracı... Sonunda kendimizi nerede bulsak iyi? Uçurumun dibinde! Oysa, bizim kuşaklar ne yaptılarsa imparatorluk bu uçuruma yuvarlanmasın diye yapmışlardı!”
Ne yazık ki, aydınlarımızın izanları mühürleyen Hürriyet ve Demokrasi Aşkları, tarihten hiç ders alınmadan, günümüzde de, aynı şuursuzlukla devam etmektedir!
MEHMET AKİF'İN ABDÜHAMİD DÜŞMANLIĞI
Abdülhamid düşmanlığı yüzünden İttihatçılara katılan Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un, Sultan Abdülhamid'i eleştiren çok ağır şiirleri vardır. Ancak, Akif, İttihatçıların baskıcı ve keyfî yönetimini gördükten sonra, onlarla yolları ayrılacak ve bu yüzden işinden de ayrılmak zorunda kalacaktır! Mehmet Akif, 1922 yılında, aşağıda bir bölümünü verdiğimiz “Semerci ve Eşek” şiirini yazacaktır. Bu şiirde, Sultan Abdülhamid'e örtülü bir övgü vardır.
“…Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Yaa, böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş;
Semer değilmiş o rahmetlininki, devletmiş!”
Nasihatim sana: Herzeyle iştigali bırak;
Adamlığın yolu nerdense, bul girmeye bak!
Adam mısın; ebediyen cihanda hürsün, gez;
Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
Adam değil misin, oğlum; gönüllüsün semere..”
“Herze”, 'zevzeklik, boş söz' demektir. Akif, kendisinin de bir zamanlar üyesi olduğu İttihatçıların sözde hürriyet mücadelelerini 'boş uğraş' olarak değerlendiriyor. Abdülhamid düşmanları, bu şiirin Akif'e ait olmadığını söylüyorlar. Fakat bu doğru değil. Akif gibi bir şairin, hürriyet adına millete yaşatılanları ve koca imparatorluğun o feci sonunu gördükten sonra bunları yazması gayet tabiî değil midir?
Akif'in bu şiiri âdeta aydınlara bir öğüt, bir uyarı niteliğindedir. Akif aydınlara, her 'hürriyet ve demokrasi' diye önünüze düşenin peşine takılıp, sırtınıza semer vurulmasına izin vermeyiniz diyor. Her sağduyulu aydının yapması gereken bu değil midir? Tevfik Fikret'in “Han-ı Yağma” şiiri de pek sevilir ama, niçin yazıldığı üzerinde nedense hiç durulmaz! Fikret 1912'de yazdığı bu şiirle, devletteki yolsuzluklar nedeniyle, İttihatçıları eleştirmiştir!
Han-ı yağma çok eski bir Türk geleneğidir. Senenin bir gününde, Hakanın eşi (Hatun) bütün varlığını “TOY” denilen şenlikte ortaya koyar ve şenliğe katılanlar yağmalarmış. Tevfik Fikret'in Han-ı Yağma şiiri bir kara mizah örneğidir. ./…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Fındığa verilen 22.5 TL Fiyatı Nasıl Buldunuz?