ÖNCE KENDİMİZİ TANIMALIYIZ (2)

ÖNCE KENDİMİZİ TANIMALIYIZ (2)

 

    Osmanlı Devleti’nin Doğu’dan gelen ticaret yolları üzerindeki hâkimiyeti, Avrupalıların keşif faaliyetlerine girişmelerine sebep olacak; keşfedilen ülkelerin barbarca sömürülmeleri ile elde edilen servetler ve buralardan getirilen ucuz hammaddeler, bu ülkelerde ticaretin ve giderek sanayinin gelişmesine; Çin ve Hindistan ticaretinin Avrupalı devletlerin eline geçmesine ve bütün bunlar da, Avrupalıların üstünlüğüne yol açacaktır. Diğer taraftan, bu dinamikler, bilimsel gelişmeleri de tetikleyecektir. “İhtiyaçlar keşiflerin anasıdır” derler! Amerika kıtasının keşfinden ve Afrika’nın güneyinden dolaşılarak Hindistan’a ve Çin’e gidilmesinden sonra; haftalarca, aylarca süren bu seyahatlerin kısaltılması arayışları, önce buharlı gemilerin, sonrasında da, günümüzün süratli gemilerinin keşfine kadar giden süreci başlatacaktır.

    ‘Bunları niçin biz yapamadık’ diye komplekse kapılanlara, Avrupalıların bizim sahip olduğumuz şeylerin peşinde olduklarını; onların arayışlarının bu sonuçları doğurduğunu hatırlatalım!

     Diğer taraftan, 1789 Fransız İhtilâliyle, Aristokrasinin Saltanatının, yerini Burjuvazinin Saltanatına terk ettiği; onun yerini de, borçlandırmayla devletleri de kontrol altına alan, Finans Kapital’in sahibi,  ‘Derin Yapıların Hâkimiyetinin’ aldığı bilinmelidir! Bunlar; dünyaya dayattıkları Serbest Piyasa Ekonomisi uygulamasıyla, Millî Ekonomilerde yarattıkları kırılganlık ve Çok Partili Sistem uygulamasıyla meydana gelen bölünmeler sayesinde, Millî Devletlerin otoritelerini zayıflatarak, ipleri daima ellerinde tutmayı başarmışlardır.

    Günümüzün, seçmeni konu mankeni durumuna düşüren Sandık Demokrasisi, ‘Devletlerin demokratik bir şekilde yönetilmesinin en gelişmiş modeli’ olarak propaganda edilerek, tüm dünyaya benimsetilmiştir. Medya, devşirilmiş aydınlar, akademisyenler ve Hollywood sürekli olarak bu sistemin propagandasını yapmış; bu sisteme övgüler düzülmüş; Millî Devletlerin güçlenmesini ve Kamuculuğu savunanlar ise, ‘Diktatörlük Yanlıları’ olarak karalanmışlardır.

İngiliz filozofu ve sosyolog Herbert Spencer’in (1820-1903) şu sözleri, bu vahşi kapitalizmin; ahlâkı ve vicdanı yok sayan temel anlayışının bir özetidir: “Devletin acıları önleme, yoksullara yardım etme gibi faaliyetleri günden güne halkta, devletin nasıl olsa bakacağı düşüncesini doğurur. Böylece, girişim ve teşebbüs ruhunu kaybederler. Evrim yoluyla ayıklanma, iyinin ortaya çıkması için sert, acımasız ve fakat hayırlı bir süreçtir!”

İşte, bu gayri-insanî anlayışı kılavuz edinen Sömürgeci Batı, Kapitalist ve Emperyalist siyasetiyle, dünyadaki bütün felâketlerin, adaletsizliğin ve yaygın yoksulluğun yegâne sorumlusudur. Dünyaya ve bize kabul ettirdikleri siyasî sistem de, bu sömürünün sürmesine hizmet etmektedir.

Katolikliğin taassubuna bir tepki olarak doğan Protestanlık da, Amerika’da, Katolik Avrupa’dan daha bağnaz ve ırkçı uygulamalar içine girmiştir.

Protestan Amerikalılar, Amerika’nın asıl sahipleri olan Kızılderilileri, soykırımı uygulayarak yok ettiler. Afrika’dan, bu ülkeye köle olarak getirilen zenciler, yakın zamanlara kadar insan yerine konulmadılar.  Irkçı Ku Klux Klan örgütünün Amerika’da, zencilere yaptığı baskı ve katliamlar filimlere bile konu olmuştur. Türklerse, hem Türk töresi, hem de İslâm ahlâkı gereğince, fethettikleri ülkeleri adaletle yönettiler. Bu ülkelerin halklarını Batılılar gibi, en vahşi yöntemleri kullanarak sömürmediler; onlarla birlikte yaşadılar!

Cemil Meriç’in dediği gibi, “taklitten maymuna döndük!” Fakat şöyle bir durup da, binlerce yıllık devlet geleneklerimizi bir kenara bırakarak, ‘medenî bir millet olmanın kriterleri olarak’ Batı’nın, başta siyasî sistemi olmak üzere bize dayattıklarını bir türlü sorgulamak cesaretini gösteremiyoruz! Hem de, Atatürk gibi olağanüstü bir liderin yaptığı devrimlerle kazandıklarımıza rağmen! Fakat n

e ise ki, Korona Virüs felâketi sayesinde, GÜÇLÜ MİLLÎ DEVLETİN-KAMUCULUĞUN-SOSYAL DEVLETİN öneminin anlaşılmasından sonra, ‘KAPİTALİST ve EMPERYALİST SİSTEMİN MEDDAHLARININ’ sesleri biraz olsun kısıldı da, Millici Aydınların, gerçekleri daha bir cesaretle dile getirebilmelerinin önü açıldı!

Korona Virüs salgınından sonra yaşanan gelişmeler, yıllardır pompalanan, ‘Devletin Küçültülmesiyle ve Özelleştirmeyle sosyal refahın artacağı ve böylelikle daha güçlü bir demokrasiye ulaşacağımız’ masallarını anlatanların foyalarını ortaya döktü. Serbest Piyasa Ekonomisini savunan birçok iktisatçı devletin güçlendirilmesinden söz etmeye başladılar!

KAMUCULUK HEM TÜRK TÖRESİDİR HEM DİNİMİZİN EMRİDİR

Kutsal Kitabımız Kur’an; almayı değil, vermeyi teşvik eder; “Veren el, alan elden üstündür” der; Müslümanlara, “Hayırda yarışmalarını”  ve “İyiliği yaymalarını, kötülüğü önlemelerini” öğütler!  Ancak böyle bir toplumda huzur, barış ve genel refah sağlanabilir. Bizim dinimiz  “infak etmeyi” (paylaşmayı) emrediyor! İslâm’a göre, İnfak olmayan yerde nifak olur. İnfaka en anlamlı ayet de Bakara Suresi 267. ayettir. Bu ayette şöyle buyruluyor: “Ey iman edenler! Kazandığınız iyi ve helâl şeylerden, topraktan sizin için bitirdiğimiz ürünlerden hayırlı işlerde harcayın. Kendinize verildiğinde ancak küçümser bakışla kerhen kabul edebileceğiniz kötü ve aşağılık şeyleri, sakın sadaka olarak vermeye kalkışmayın. Bilin ki, Allah Gani’dir; yapacağınız iyiliklere ihtiyacı yoktur; Hamid’dir; her türlü övgüye lâyıktır; böyle yüce bir Varlık için değersiz malları vererek şükretmiş olmazsınız!”

Eski Türklerin POTLAÇ geleneği de, İslâmiyet’in İnfak ve Zekât gibi, paylaşımcı kurallarına oldukça benzemektedir. Eski Türklerde yöneticilerin mal biriktirmeleri ‘Potlaç’ uygulamasıyla engelleniyordu. Kağan ve Hatunun, yıl boyunca ganimetlerden elde ettikleri servet, yılda bir defa düzenlenen, ‘TOY’ denilen ziyafet sırasında ortaya konularak, halk tarafından paylaşılıyordu. Potlaç, toplumdaki adaletsizlikleri engellediği gibi, rüşveti ve yöneticilerin hırsızlıklarını da önlüyordu. Kızılderililer arasında da yaygın olan bu âdet, 19. yüzyılın sonlarında Kanada’da ve ABD’de yasaklanmış!

Tabiî ki, yasaklanacak; böyle bir şey kapitalizm için büyük bir tehdit değil mi?

İNFAK gibi, ADALET de dinimizin kesin bir buyruğudur. Birçok millette hükümdar ‘Tanrı’nın gölgesi’ olarak kabul edildiğinden, adalet, hükümdarın halka karşı bir lütfudur. Hâlbuki, Türklerde Gök Tengri inancı sebebiyle, adalet hükümdarın halka karşı görevidir! Ne var ki, ADALET      gibi, kapsamlı ve yüce bir kavramın yerine, içine birçok şeyin tıkıldığı bir çuvaldan farkı olmayan ‘DEMOKRASİ’ kavramı ikâme edilmiştir! Bunu kurgulayan ve dünyaya kabul ettiren de Batı’dır!

NOT

:

MARİFET İLTİFATA TABİDİR!

Atasözümüz böyle diyor. Fakat ne yazık ki, ülkemizde böyle olmuyor! Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Cihat Yaycı Amiralimizin istifasından söz etmek istiyoruz. Bu vatansever Komutanımızın başarılarını iktidara yakın ya da muhalif hemen herkes kabul ediyor. Bu kadar başarılı bir Komutanın ödüllendirilerek teşvik edilmesi gerekmez mi? Fakat gelin görün ki, geçen yıl Yüksek Askerî Şura’da, hak ettiği Kor Amirallik rütbesi kendisine verilmediği gibi, geçtiğimiz günlerde, iki satırlık bir Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile pasif bir göreve atanıyor ve en verimli çağında istifa ediyor! Yorum yok!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Şefik Aydın - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Fındığa verilen 22.5 TL Fiyatı Nasıl Buldunuz?