Zıkkımlanmak

Akşam geldim kapına

Zıkkımlanıp gitmişsin

Seni adam bilirdim

Meğer sen bir itmişsin

Yılık izindedir, Ahmet Kaçar. Samsun'a gider.  Akşamüzeri çok sevdiği, şakalaştığı, şiire meraklı arkadaşının evine uğrar. Zile basar, kapı açılır; karşısında iki çocuk! “Babanız evde mi?” diye sorar,  erkek olan “Evde yok amca, yemeğini yedi gitti” der. Tanımadıkları bu adama şaşkın şaşkın bakar çocuklar, tedirgindirler; “Siz kimsiniz amca”  demeye çekinirler. O ara Kaçar, “Bana bir kâğıt kalem getirin” der. Kız içeriden getirip uzatır. Kaçar yukarıdaki dörtlüğü yazar ve “Babanız eve gelince verin” der ve evden ayrılır.

Kaçar'ın can dostu eve gelince, kızı  “Baba sen gittikten sonra tanımadığımız bir adam eve geldi. Seni sordu. Evde yok dedik. Şu kâğıda bir şeyler yazdı. Babanız gelince verin” dedi, der. Baba,  katlanmış kâğıdı açar. İmzasız şiiri okur; “Bu bizim Ahmet!” der. Kaçar'ın Samsun'a gelişlerinde nerede kaldığını bilmektedir. Hemen evden çıkar. 

Dörtlüğün son iki dizesinde dile getirilenler, sıradan bir adama söylense kavga nedeni olur, kuşkusuz. Ama iş şiirsel anlatıma dönüşürse, akan sular durur. Bu bir yergi şiiridir, iğneler, batar, acıtır, can sıkar ama hoş görülür. 

Pembe çiçekleri, iğne yapraklarıyla bilinen zakkumun halk dilindeki söylenişidir,  zıkkım. Bir anlamı da zehir, ağıdır.   Bu sözcüğü içselleştiren halk, ondan “zıkkımlanmak, zıkkımın kökünü yemek, zehir zıkkım olmak” gibi deyimler türetmiş. Kaçar, “zıkkımlanmak” sözcüğünü yemek içmek, karnını doyurmak anlamında kulanmış. Kuşkusuz bu sözcükte ince bir yergi, ıslak bir sitem var. Yemeği beğenmeyen ya da iş arasında yemek isteyen kişi için kullanılır “zıkkımın kökünü ye” deyimi. Kızgınlıkla, öfkeyle söylenen bir sözdür. Zehir zıkkım olsun deyimi bir ilençtir, kargıştır. Yapılan iyiliği bilmeyen, yediğini inkâr eden kişiler için söylenir daha çok. Zıkkım olsun deyimi de zehir olsun anlamında bir ilençtir. 

Buna benzer pek çok taşlaması vardır, Kaçar'ın. Çok sevdiği hemen hemen her gün birlikte olduğu, birlikte yiyip içtiği, sırlarını paylaştığı can dostunun, arkadaşının burnunu hedef alır bu kez:

Sakın peşine düşer hemşire yahut ebe

Burnuna aldanıp da işareti var diye

İlkten doğruyu söyle kimseye olma gebe

Seninki burun değil bir portatif ardiye.

Bir başka yergisinde çok sevdiği Bulvar Kenan, Gavur Ali ve Şaban Öztürk için “Bunlar var ya kümeste tavuk tilki misali / Eşeğe nal toplatır itle akıl yarıştırır” dizeleriyle başlayan dörtlüğü kaleme alır. 

Eski dille söylersek “heccav” bir şairdir, Kaçar. Sözünü sakınmadan bozuk sosyal düzenden, adaletsizlikten, hırsıza, yolsuza, kendini beğenmişe, haddini bilmeyene değin pek çok yergi şiiri yazarak toplumdaki haksızlıkları, hukuksuzlukları, eşitsizlikleri, kişilerdeki bencillikleri, zaafları yer yer abartılı bir dille yer yer iğneli bir üslupla eleştirir.   

Kaçar'ın yergi dilinde yalnızca insanlar yoktur; kuşlar, çakal, tilki… de yer alır.   Bunlar fabl kahramanlarına taş çıkartacak denli güçlü ve etkili simgelerdir. İşte bunlardan biri, uçuş gücünü yitirmiş martı, diğeri avcı tuzağına düşmüş kuğu! Bu iki sevimli kuşun karşılığı olan simgesel anlatımla bu iki sevimli kuşun durumuna düşen insanlar dile getirilir.   Düşündükçe dal budak salar, çoğalır, derinleşir, Kaçar'ın tüyden hafif taştan ağır taşlamaları.

Düşe sinmiş kıyılarda gölgesi kumları bölen

Uçuş gücünü yitirmiş martılar engini sorar

Avcı tuzağına düşmüş kuğular göğsünde ölen

Kana bulanmış sulara beyazın rengini sorar 

Nasıl tutunduğu ağaçtan beslenen yosun, gerce vb. asalak bitkiler varsa başkalarının sırtından geçinen öyle asalak insanlar da vardır. Bu tipler “kene” gibidir, insana yapışıp kanını emerler. Bu bir sosyal yaradır, aslında. Bu konuda da söyleyecek sözü vardır, Kaçar'ın:

Yapışmış şah damarına söküp atamazsın  kene

Hem beğenmez seni hem de sırtında asalak yaşar

O kadar verimlidir ki bu topraklar iş bilene

Yüzlerce zübük yetişir milyonlarca salak yaşar

Türk yazını fıkralardan şiire değin eleştirel anlatımlar yönünden varsıldır. Bu türün düzyazıdaki adı fıkra, Halk şiirindeki adı 'yergi, taşlama', Divan şiirindeki adı 'hiciv'dir. Divan şiirinde hiciv denilince Nef'î; Halk şiirinde yergi denilince Neyzen Tevfik gelir usa, ilkin. 

Nef'î, IV. Murad döneminde önemli bir övgü (kaside-gazel) şairi olduğu kadar sivri dilli büyük bir hiciv şairidir de. Çoğu zaman hicvin dozunu kaçırıp hakarete, sövgüye varan dizeler kaleme almaktan çekinmemiş bir Erzurumludur:

Vay ol devlete kim ola mürebbisi anun

Bir senin gibi deni cehl-i mücessem a köpek

İki dilli bir şairdir Nef'î. Bir dili sert, kırıcı, acımasız, acı; diğer dili yumuşak, sıcak, tatlı.  Divan şiirinin bu tok, gür sesli şairinin yumuşak tonda yazdığı sıcak şiirlerinden bazıları bestelenerek musiki dünyasında yer aldı. “Tûti-i mûcize-gûyem ne desem lâf değil / Çerh ile söyleşemem âyînesi sâf değil“ beytiyle başlayan ünlü gazeli yine ünlü bir bestekâr olan Itri tarafından segâh makamında bestelenerek sanat musikine yepyeni bir heyecan getirmiştir. Yine “Esti nesîm-i nevbâhâr açıldı güller subh-u dem / Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı Cem” beytiyle başlayan ünlü kasidesi bestekâr Hacı Arif Bey tarafından rast makamında bestelenerek sanat musikisine sıcak bir ses, renk ve koku katmıştır. 

Zeki bir heccavdır, Nef'î. Kendisine yapılan kötü yakıştırmalara öyle etkili bir dille yanıt verir ki söyleyeni söylediğine bin pişman eder. Bunlardan biri Müftü Efendi'dir, Diğeri Tahir Efendi. Kendisine kâfir diyen Müftü Efendi'ye verdiği yanıt hicvin doruk noktasındadır: Müftü Efendi bize kâfir demiş / Tutayım ben ana diyem Müselman / Vardıkta yarın rûz- cezaya / İkimiz de çıkarız anda yalan. Çamur at izi kalsın anlayışına en güzel yanıt bu hicviyede dile getirilmiş: İkimiz de çıkarız anda yalan!

Kendisine kelp yani köpek diyen Tahir Efendi'ye “tahir” sözcüğünün hem temiz hem de kişi adı olduğundan yola çıkarak seslenir:

Tahir Efendi bana kelp demiş

İltifadı bu sözde zahirdir

Maliki mezhebim benim zira

İtikadımca kelp tahirdir.

Hicviyede tevriye ( birden çok anlamlılık) söz sanatının incelikleri yansıtılır: Dörtlükte,  “Benim de mensup olduğum maliki mezhebine göre köpek temizdir” demekle birlikte ayrıca “ Bana kelp diyerek iltifat eden Tahir Efendi'nin ta kendisi köpektir” anlamına gelen söz cambazlığını ustalıkla kullanılmıştır. Bir başka söylemle 'kızım sana söylüyorum gelinim sen işit' der gibi yakın anlam göstererek uzak anlamı dile getirmiştir.

IV. Murat bir gün Nef'î'nin dönemin ileri gelenlerini yerdiği, eleştirdiği Siham-ı Kaza (Kaza Okları) adlı divanını sarayın bahçesinde okurken birden fırtına çıkar, gök gürler, yağmur yağar. Yakındaki bir ağaca yıldırım düşer. Elindeki kitabı fırlatır;  bunu uğursuzluk sayar. Sevdiği, saygı duyduğu şairi huzura çağırır ve bir daha hiciv yazmaması konusunda kendisinden söz alır. Bağışlar.  Ne var ki Nef'î bu, verdiği sözü tutamaz. İdam edilir. Yıllar sonra bu olayı adı bilinmeyen bir şair şöyle anlatacaktır: 

Gökten nazire indi siham-ı kazâ'sına 

Nefi diliyle uğradı hakkın belâsına.

İlgimi çeken bir başka heccav, şair Eşref'tir.  Ermeni Facim Efendi, Halep mektupçuluğundan el çektirilen yüksek rütbeli İzzet Efendi ile kavga eder ve ona “ Senin rütben büyük ama kendin alçaksın!” der. Bu dil kavgasını ganimet bilen şair Eşref hemen kâğıt kaleme sarılır ve İzzet Efendi'ye atfen şöyle yazar:

İşittim ki seni Facim darıltmış

Demiş “Rütben büyük kendin küçüksün”

O sarhoşlukla etmiş bir köpeklik

N'olur affeyle sen ondan büyüksün

Dörtlükte her ne kadar Facim Efendi'yi yeren, eleştiren bir görüntü sergilense de asıl hedef İzzet Efendi'dir. Eleştiri “büyüksün” sözcüğünde gizlidir. Bu söz hem “sen büyüksün, büyükler küçükleri bağışlar, affeder”  anlamında kullanılmış hem sana dil uzatarak köpeklik eden Facim Efendi'den sen daha büyüksün diyerek oransal olarak ondan daha alçaksın, daha değersizsin,  daha köpeksin” anlamında. Böylece bir taşta iki kuş vurulmuş olur. Kuşkusuz yergi kıvrak bir dil, ince bir zekâ ürünüdür. 

Büyük bir ney ustası olduğu kadar büyük bir yergi ustasıdır da Neyzen Tevfik. Döneminde,  ne ney üflemekte eline su dökecek babayiğit çıkabilir ne yergi şiirleri söylemekte. O hırsızların, yolsuzların, sömürücülerin, kayırıcıların, fırsatçıların, dolandırıcıların,  amansız düşmanıdır. Haksızlık, hukuksuzluk, çıkarcılık karşısında susmaz, acıtıcı, incitici, sert bir üslupla eleştirir bozulmuş, yozlaşmış düzenin ip cambazlarını.   En etkili silahı, dilidir. 

Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler;

Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler...

Künyeni almak için, partiye ettim telefon:

Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus dediler! .

Yalnızca ünlü bir neyzen ve taşlama ustası değildir Tevfik. Bir gönül eridir, bir sevdalı yürek! Sevgiliye bağlılığını, sevgisini, sevdasını coşkulu, etkili, sıcak bir dille dile getirmekte oldukça başarılıdır: Dudağında yangın varmış dediler / Tâ ezelden yayan koşarak geldim / Alev yanaklara sarmış dediler / Sevda seli oldum, taşarak geldim.  Bu dizeler de gösteriyor ki şairlerin yergi gücü ile sevgi gücü arasında bir uyum var. Ne denli etkili yergi şiirleri yazıyorsa o denli güzel sevgi şiirleri de yazar.  

Hiciv, taşlama ya da yergi; her üçü de aynı kapıya çıkıyor. Bunlar eleştiri yönü ağır basan satirik şiirlerdir. Bu tür şiirlerde yergi, alay, iğneleme, dokunma vb. yolla kişisel ya da toplumsal eleştiriler yapılır. Halk ozanları yergi konusunda çok duyarlıdır; hatta sivri dillidir. Bu ozanlardan biri de Âşık Serdarî'dir. Boğaz tokluğuna çalışıp didinen, çok çalışıp az üreten, yüzü soğuk, içi kovuk, çorbası bal yoksul köylülerin dramını anlatır: “ Nesini söyleyim canım efendim / Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim / Arzuhal etsem de deftere sığmaz / Omuzdan kesilmiş kolumuz bizim”. Bu hem bireyin hem de toplumun üzerine abanmış yoksulluk, ezilmişlik, itilmişlik, kakılmışlık, çaresizlik sarmalının acı bir eleştirisidir.  Bir başka halk ozanı Selimî gurbetten gelen bir kişinin düş kırıklığını, şaşkınlığını dile getirirken yine yokluk ve yoksulluk üzerine kurgular dörtlüklerini ve sorar: Nic'oldu?

Günde beş on kere yıkar sererdi

Gece anam gündüz babam giyerdi

Satayıdım üç beş para ederdi

Yakası yeni yok gömlek nic'oldu

……..

Komşular bilirler cümle bu işi

Arpa yemez kırılmıştı her dişi

Kuyruğundan kaldırırdı beş kişi

Odun taşıdığım eşek nic'oldu

Bir olay, bir olgu ya da bir durum karşısında hayrete düşer de hani deriz ya  “Gülsek mi ağlasak mı?”. Tam da bu söyleme uygun düşecek anlatımlar var dörtlüklerde: Gündüz babanın, gece annenin giydiği, günde on beş kere suyla değil terle yıkanan gömlek! Dişleri dökülmüş, yattığı yerden beş kişinin kuyruğundan çekerek kaldırdığı yaşlı eşek! Gurbetten dönen adamın şaşkınlığı… Yokluğu, yoksulluğu somut varlıklar üzerinden bu denli abartarak anlatmak, sorgulamak…   Hem komedi hem dram! 

Türk yazını yergi türü şiir yönünde oldukça varsıl. Ünlü ya da ünsüz; adı bilinen ya da bilinmeyen birçok şair ya da şiir heveslisi adı hiciv, taşlama ya da yergi olan bu türde oldukça verimli ve başarılı örnekler vermişler. Yazdığı koşma türü şiirlerle dikkat çeken Göreleli Ozan Abbas yergi türünde de başarılı dörtlüklere imza atar: Hani benim tilki ile çakalım / Tavuklara ne yapacak bakalım / Köse gibi çıkmaz oldu sakalım / Bıyıkları buracağım bu sene.  //  Görele'den selam saldım beylere /  Ankara'ya varacağım bu sene / Seçim vakti gelmesinler köylere / Ayı, domuz vuracağım bu sene! 

Sosyal eşitsizlikleri dile getiren yergi şiirleri önemli bir yeri tutar, yazınımızda. Yoksul-varsıl eşitsizliği; iş, emek- kazanç eşitsizliği; fırsat eşitsizliği…  Şeyhî'nin  “Harname” mesnevisinin baş öznesi eşek, çayırda otlayan ateş gözlü, etli butlu öküzleri görünce şöyle düşünür: Ki biriz bunlarınla hilkatte (yaradılışta) /  Elde ayakta şekl ü surette //  Bunların başlarına taç neden / Bizde bu fakr ü ihtiyaç neden… XV. Yüzyılda, eşek üzerinde yapılan bu sosyal eleştiri, günümüze dek süregelen iyileşmez bir yara. Bu onulmaz yarayı canevinde duyumsayan Kaçar, içini döker dizelere: 

Kocakarı soğukları takılmaz kürkü olana

Cebinde geçerli mangır dilinde ülkü olana

Alır sırtından fakirin yırtık gömleğini zorla

Gasbı divane rüzgârı dokunmaz mülkü olana

Kuşkusuz bu tür şiirler düşündürür, güldürür, kaygılandırır… Her birinin kendine özgü bir tadı, kokusu vardır. Hem birbirine benzerler hem benzemezler! Akla kara gibidir, yergi şiirleri. Her biri bireyi ya da toplumu eksik, aksak, komik, dramatik yönleriyle gösteren bir gözgüdür (ayna).

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Özcan Temel --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Fındığa verilen 22.5 TL Fiyatı Nasıl Buldunuz?