TİYATRO

Bana bişey anlatıldı sevgili kardeşlerim. Önemli. Çok önemli.
Şehrimin şu dönemdeki en büyük tiyatro oyuncularından Ahmet Öndaş kardeşim anlattı ki, hem de nasıl önemli.
Ahmet ile gonuşuklarımızı aynen aktarayım.
***   
-''Yav Gürsel, biz gençken, 20'li yaşlarda takıldığımız bi birahane vardı''.
-''Fışkı için Aamet. Ula bi kere de bi cami, bi seccade anısı anlatın daa bana''!
-''Abicim inanmazsın, her gittiğimizde hep aynı adam. Hep aynı masada. Hep aynı dertli oturuş. Hep aynı tavırlarda rakı içiş''.
-''Eee''?
-''Küçük küçük kağıtlara bişeyler yazıyordu abi, adam''.
-''Yazsın noolmuş? Bu şehrin yarısı yazar, yarısı futbol uzmanıdır ezelden''.
-''Öyle diğil Gürsel. O zamanlar bugünkü post-it'ler falan yok. Belli ki kendisi kesip hazırlamıştı o küçük kağıtları. Sürekli bişiler yazıyordu''.
-''Nasıl bi yazarlıktı yani Aamet''?
-''Bi de abicim, yazdıklarını kibritle yakıyordu. Sonra hesabı isteyip kalkıyordu''.
-''Kibrit mi dedin? Asıl mühim ayrıntı bu oolum be, neden çakmak diğil de kibrit? Bunu çözmek lazım asıl''.
***      
-''Gürsel bi değil, beş diğil, hergün aynı muhabbet, aynı ritüel. Bi akşam merak ettim, şeytana uydum, herif tuvalete gidince kalktım, neler yazdığını okudum. Olağanüstü güzellikte dörtlükler, naif dizeler, muhteşem şiirlerdi abicim. Şaştım kaldım''.
-''Nasıl bi herifti ulan bu? Gözümde Hulusi Kentmen gibi babacan bi adam canlandı''?
-''Yok be abi. Kara-kuru, cılız biriydi''!
-''Allah Allah''?
-''Geri gelirken, ben hemen kaçtım oradan. Yine kibritle yaktı yazdıklarını. Hesabı istedi. Ödedi. Kalkıp gitti''.
***      
-''Oolum, bunu bana bugüne gadar neden anlatmadın ki''?
-''Ne bilim abi. Dur, asıl bombayı bekle. Sordum en sonunda mekan sahibine, kim yahu bu tuhaf adam diye''?
-''Kimmiş peki? Eski, unutulmuş bi şair miymiş, edebiyat öğretmeni miymiş''?
-''Yok be abi. Çarşı karakolunda bekçiymiş bu".
-"Ne diyim ki? Şahdı, şahbaz oldu hikayen"!
***      
Sağolsun sevenlerim, zaman zaman arar, haber salar veya yolda söyler, tiyatro oyunları da yazmamı isterler. Cevap niyetine anca kem-küm edebilirim bense.
Dünyanın diğer tüm konularında beceriksiz herifin teki olarak yaşamak hiç de derdim diğil, ama bişiler yazabilmem önerisindeki kararsızlığım, hagigatı gonuşuyom, pek yareler yüreğimi. Sadece;
-Oyun yazmak apayrı bi tekniktir, benim branşım diğil galiba, boşverin" der, konuyu ötelerim.
***
Hırs mı yaptım, nedir, taktım kafayı. Ramazan geldi geleli, şuncacık süre içerisinde bulabildiğim tüm oyun metinlerini okudum, okuyom, ömrüm olursa daha da okumalar niyetlisiyim.
Günlerdir, ikindilerdir, yatsılardır, sahurlardır eski büyük usta'larımızı iyice hatim edip; ''Dur bakiyim, nasıl yazmış bu herif, neresinden girip neresinden çıkıyo konuların'' gibi bi frekansta yaşıyorum.


Zor olmuyo mu? Zor tabi.
***
Yazmak hiç sorun diğil aslında.
Sözcüklerimin hiçbi tarafına çengeller attırmayan bi insanım. Uçsun istiyorum harflerim, sağa sola doğru. Seviyorum dilbilgisi kurallarıyla falan gırgır geçmeyi. Türkçe, kimsenin tekelinde diğildir arkadaş, nice Türk vatandaşı varsa, dilimiz onlar kadar zengindir.
Yazmakta diğil, sorun başka başka yerlerde.
Yereller ilk sırada olmak üzere, günümüz yazarlarının tamamında gördüğüm ıkınma-sıkınmaların bin beterine tiyatro yazarlarında da rastlayınca şaşırdım biraz.
Hadi, ben; ''betimlemeler, tanımlamalar'' gibisinden bi ifade kullanayım, belki tiyatro dilinde başka bi adı vardır, bi şey, bi yer, bi hal tarif ederken, kabız olmuş gibi çatlıyo bunlar? Neden?
Bırak tarif etme bize yahu, parantezlerle, ünlemlerle falan. Bizler gidişattan anlayalım, misal, iki tarafı duvarlarla çevrili üstü açık bi köy kaavesinde geçtiğini öykünün.
Serbest bırak oyuncuyu; ''güler'' deme, ''susar'' deme, ''bi an seyirciye bakar'' deme, ''iki adım atar sahnenin ortasına gelir'' deme, ''içini çeker'' deme. Kasma bizi ya. Öyle bi yaz ki oyun metnini, oyuncu gerçekten içini çeksin. Yok, iç çektiremiyorsan sözcüklerinle sahnedeki adama, bırak, oyun-moyun yazma.
İbiş'in ne zaman gülümseyeceğini yalnızca Münir Özkul bilir, oyunu yazan diğil.
***
Şöyle bişey midir oyun yazarlığı?
"Ev. Oturma odası. Koyu yeşil koltuklar, açık kahverengi bi halı. Denize bakan bi pencere. Duvardaki saat öğlen 12'yi gösteriyo. Gözlüklü ufak bi çocuk, halı üstünde oyuncaklarıyla oynamaktadır. Zil çalar. Beyaz saçlı, güzel yüzlü baba öğlen yemeği üçün eve gelir. Çocuk, yerden babasına bakar".
Peki, bi de şöyle yazalım mı?
''Fevgalade güzel günlerdi. Babalar öğlen yemeği üçün eve gelirlerdi. Dışarlarda abur cuburla geçiştirme kültürü yoğ idi o zamanlar. Bi saat, bi buçuk saat kadar evinde ailesiyle zaman geçirirdi beyaz saçlı, güzel yüzlü babalar. Çocuğuna ''naber küçük inek'' deyu hitap ederlerdi. Biraz fal bakar, biraz mızıka çalar, hep birlikte yemek yenir, işlerine geri dönerdi, sonra babalar. Halıdan kalkamaz, herdaim aynı pencereden denize bakar, hâlâ babasını bekleyen çocuklar".
Bizim metnimiz budur yahu.
***
Hepimiz, o bekçi abiyizdir aslında. İçer, içer, geçmişimizi yakarız.
Dünya Tiyatrolar Günü Kutlu Olsun!
Alkışlar... Ve perde...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gürsel Ekmekçi - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yeşilgiresun Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yeşilgiresun Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Yeşilgiresun Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yeşilgiresun Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Yeniden Valiliğe Devredilen Eski Rektörlük Binası Nasıl Değerlendirilmeli?