• 26 Aralık 2013, Perşembe 9:31
SeyfullahÇiçek

Seyfullah Çiçek

“SARI GÜL”E MEKTUP!
 Sarı Gülüm!
 
Dönüşü olmayan uzun bir yolculuğa çıkışının bugün 9.yılı.
Yokluğuna bir türlü alışamadım, bir tanem.
Bu arada sana bir de müjdem var:
 30 Eylül’de (2013) “Babaanne” oldun.
Anneannelik sana çok yakışmıştı.
Eminim “babaannelik” de çok yakışacaktı ama sen yoksun!
Adını verdiğimiz “Reyhan bebek” en azından tesellimiz oldu.
Kulaklarına ezan okuyup, senin ismini fısıldarken, içim cız etti.
Çocukların neşesi kaçmasın diye, gözyaşlarımı zor tuttum.
“Reyhan Bebek” şimdi iki buçuk aylık oldu.
Ne kadar sevimli,  bir bilsen.
Oğuzhan, “Gözleri annemin masmavi gözlerine benziyor” diye o kadar seviniyor ki...                       
Geçen hafta yine ziyaretine geldim, biricik aşkım.
Sana, en sevdiğin çiçekleri getirdim.
Aralarında sarı güller de vardı.
Mutluluktan uçtuğunu görür, “Teşekkür ederim canım”  diyen tatlı sesini duyar gibi oldum.
Günde beş vakit tekrarladığım dualarımı, her zamanki gibi kabrinin başında da yineledim.
Sonra eve gelip titreyen ellerimle albümlere uzandım.
Yapraklarını birer birer çevirip, sararmış fotoğraflarına baktım, uzun uzun.
O fotoğraflar aldı beni, uçsuz bucaksız bir zaman tünelinin içine soktu.
Boğazıma bir şeyler düğümlendi; kah ağladım kah acı acı gülümsedim.
Ne güzel günlermiş o günler be, Sarı Gülüm!
Babalarımızın mesleği nedeniyle biz Giresun’un Görele ilçesi Kuşçulu köyünden, siz ise Bulancak’ın Burunucu köyünden gelmiştiniz.
                Beykoz Ortaçeşme’de evlerimiz yan yana idi.
O zamanlar aşklar “Yakalarsam mucuk mucuk”, “Bandıra bandıra ye beni” formatında değildi.
Masumane kaçamak bakışlarla bir birimizi süzer, bir türlü birbirimize açılamazdık.
Sadece gözlerimiz konuşurdu.
Ben ne gökte, ne de denizde;  mavinin en güzelini gözlerinde görmüştüm.
İpek sarısı saçlarına bakıp, enginler kadar derin masmavi gözlerine dalarak...
Bestesi, o günlerin en gözde bestekar ve ses sanatçısı İsmet Nedim’e ait “Sarı gülüm kokmaz mı?” adlı şarkıyı söylerdim.
Bu şarkı o zamanlar tüm gençliğin dilinde adeta marş gibiydi.
Çok da sükse yapmıştı.
Şöyleydi  ilk iki dörtlüğü:
“Sürmeyi kaştan alır                     Sarı gülüm kokmaz mı ah,
Ufacık yaştan alır                          Aşkı beni yakmaz mı
Şu zamane güzeli                           Kaçıp giden sevgilim
Aklımı baştan alır                          Acep bana bakmaz mı?
 
Sonra Kamuran Akkor diye bir sanatçı çıktı ortaya.
“Sarı Gülüm kokmaz mı”nın yanına bu defa “Dağlar Kızı Reyhan”adlı türkü de eklendi.
Sen benim hem “Sarı Gülüm” hem de “Dağlar kızı Reyhan”ımdın artık!
Günler ayları, aylar yılları kovaladı.
Gittikçe daha da güzelleşmeye başlamıştın.
Seni başkalarına vermelerinden çok korkuyordum.
Durumu zaten annem ve babam çakmıştı.
En azından aramızda bir söz, bir nişan olsun diye, seni istetmiştim.
O sıralarda henüz öğrenci olduğumuzdan, rahmetli kayınpederim biraz direndi ise de...
İstediğimiz olmuş, nişanlanmıştık.
Üç sene nişanlılıktan sonra, evlendik.
Sen bembeyaz gelinliğinin içinde adeta kuğular gibiydin.
Ben de –laf aramızda- lacivert damatlığımla fena sayılmazdım hani!
Nikaha giderken şoförümüz, arabasının pikabına Berkant’ın sesinden “Samanyolu”nu koymuştu:
“Sen kalbimin mehtabısın, güneşisin...”
Arabanın içinde gayrı ihtiyari ellerimizi birbirine kenetleyerek, ağır tempoyla başımızı bir  sağa, bir sola sallamaya...
Berkant’a vokal yapmaya başlamıştık, sözüm ona!
“Sarı Gül” ve “Dağlar Kızı Reyhan”dan sonra artık bir ortak şarkımız daha olmuştu: “Samanyolu”.
Hayat arkadaşım, can yoldaşım, hatta “askerlik arkadaşım”dın artık.
Samanyolu’nda olmasa bile, hayatın dikenli, çamurlu, taşlı, çakıllı yollarında beraber yürüdük...
Beraber ıslandık yağan yağmurlarda.
Bazen sendelesek de,  hiç yıkılmadık, şerefimizle, onurumuzla, birbirimize olan sonsuz sevgimizle dimdik ayakta kaldık, hep.
Yani anlayacağın, biz bir elmanın iki yarısı gibiydik.
Yedek subaylığımda bile bir birimizden ayrılmamıştık.
Bize bir de lojman vermişti, komutanlarımız.
O yüzden,  “N’aber  askerlik arkadaşım” diye takılırdım, hep sana.                               
Mutlu bir yuvamız, o günkü deyimimizle  bir “prensesimiz”  (Emel) bir de “prensimiz” (Oğuzhan) oldu.
Prensesimiz daha sonra bize dünya güzeli bir torun (Hüma) armağan etti.               
 Birbirimize sürprizler yapardık.
Hatta ben biraz daha ileri gider, işi muzipliğe dökerdim.
Hatırlar mısın?
Bir akşam sormuştun bana:
-Bu gün günlerden ne?
-1 Kasım.
-Tamam da, bu tarih sana neyi hatırlatıyor.
-???...
-Aşk olsun yani, evlenme yıldönümümüzü hatırlamadın!
Oysa ben hediyeni ve bir dal sarı gülü çoktan alıp, yastığının üzerine koymuş, üzerine de yorganımızı örtmüştüm.
Vakit geç olmuştu.
“Seyficiğim, ben yatmaya gidiyorum” deyip yanımdan ayrılmıştın.
Ben ise çaktırmadan muzip muzip gülüyordum.
Nitekim, sevinç ve mutluluk çığlıkları atarak:
-Seni namussuz, alçak seni, beni kandırdın değil mi, diyerek yastığı kafama kafama indirmeye başlamıştın.     
Mutluluğumuz, ta ki o meşum güne, 2001 yılı başlarına kadar devam etti.
Son günlerde kesik kesik öksürüyordun.
Ne olduysa ondan sonra oldu ya.
O amansız hastalık pençesini geçirmişti ciğerine.
Cerrahpaşa’nın cerrahları akciğerinin yarısını aldılar.
Buna rağmen pes etmedin, Allah’ına sığındın.
Normal hayatına devam ettiğin gibi, üstelik bizi teselli etmeye başladın.
Son yapılan kontroller, ne yazık ki yolunda gitmemişti.
N’açar acı gerçeği kabullenmiş, vasiyetlerde bulunmaya başlamıştın.
“Seyficiğim” demiştin:
-Bana çok mutlu bir hayat yaşattın, Allah senden razı olsun. Hakkını helal et. Ben de sana tüm haklarımı helal ediyorum. Sen yalnız yapamazsın, benden sonra evlen!
Kaç kere sözünü keserek, “Hayır, yaşanacak daha nice güzel günlerimiz olacak” dedi isem de...
Gerçeği kabullenmiştin bir kere:
-Karşına sana layık biri çıkarsa, evlen, sana bu son sözlerimdir, deyip kesip atmıştın.
2004 yılının 16 Aralık’ında bir yıldız gibi kayıp gittin elimden.
Yalnızlık çok kötü bir şey bir tanem!
Akşamları ıssızlık bir kabus gibi çöküveriyor içime.
Kupkuru duvarlar üzerime üzerime geliyor sanki.
Evlenme bahsine gelince...
Allahım’a bin şükür, sağlıklıyım, maddi bir sıkıntım da yok.
Amma velakin...
Senin gibi dikensiz bir gülü nerden bulayım ki ?..
Neyse, geçelim bu bahsi.
Buraları soracak olursan...
Her sabah güneş yine doğudan doğuyor, batıdan batıyor.
Şair Ahmet Kaçar’ın şu dörtlüğünde;
“Bitecek hiç ummadığın bir zamanda bu sonsuz düş,
Lakin bitmeyecek yıllar, kalanlar devam edecek.
Ne evvel, ne son seferdir bu seraptan çöle dönüş,
Başka kervan, başka hanlar, yalanlar devam edecek” dediği gibi...
Yalan dünya İlahi düzenini bozmadan, aynen dönmeye devam ediyor.
Ama sen yoksun!
Seninle geçen o mutlu günleri nasıl da özledim Sarı Gülüm, bir bilsen!
Albüm yapraklarını çevirmeye, resimlerini bir bir öpmeye devam ediyorum, can yoldaşım.
Hastalıkla boğuştuğun günlere ait son resimlerinden biri takılıyor gözlerime.
Boğazıma düğümlenen hıçkırıklar eşliğinde hemen,  merhum Necdet Tokatlıoğlu’nun  o meşhur şarkısı takılıyor dilimin ucuna:
 
 
“Son resmin var elimde                 Kulaklarımda hala,
Bir parça solmuş gibi                    “Seviyorum” der sesin.
Titriyor kalbim seni,                      El sallayıp gidişin,
Yeniden bulmuş gibi.                   Daha dün olmuş gibi.”
 
Biricik aşkım, Sarı Gülüm, can yoldaşım!
Hani seninle hep pembe hayaller kurardık ya...
O hayallerimizden biri daha gerçek oldu.
İstanbul’un gürültüsünden, patırtısından kaçıp, köyümüze (Görele-Kuşçulu) dönecektik.
Köyümüzde rahmetli annemden kalan; dört bir tarafı yemyeşil fındık ağaçlarıyla kuşatılmış, rengarenk kır çiçekleriyle bezenmiş, önünden pırıl pırıl Çömlekçi deresi akan, kuş cıvıltılarının kurbağa seslerine karıştığı  bahçeye,  bir saray yavrusu yaptırdım.
Dışını da senin sevdiğin renge boyattım.
Bu yüzden dostlarımız evimize,  “Seyfullah Hoca”nın “Pembe Köşkü” adını yakıştırdılar.
Evet biricik sevgilim, hayallerimiz gerçek oldu ama...
Ne yazık ki, sen yoksun!
Şairin dediği gibi:
“Neyleyim köşkü sarayı,
İçinde salınan yar (sen) olmayınca”
Şimdi teselliyi hüzünlü şarkılarda arıyorum.
Ah bu şarkılar da olmasaydı...
Nasıl dökerdim içimizi?
Güllerin en güzeli Sarı Gülüm!
Şanımla, şerefimle mesleğimde 42 yılı geride bıraktım.
Şimdi, yaş haddinden emekliye ayrılıp, köyüme dönmenin; anılarımla, hayalinle baş başa kalmanın planlarını yapıyorum.
Rahat uyu bir tanem!
Ruhun şad, mekanın cennet olsun!
Kulaklarının sıkça duymaya alıştığı, seni  dünyanın en mutlu kadını yapan o sihirli ve anlamlı iki sözcükle bitiriyorum, mektubumu:
Seni seviyorum!
 
 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık