• 14 Şubat 2012, Salı 9:08
SedefErol

Sedef Erol

UMUT VAR
Her hafta olumsuz şeyler yazacak değiliz ya, bu hafta da güzel bir haberi yorumlayalım, hep beraber mutlu olalım.
“Türkiye'de böyle insanlar da kalmış” diye bir başlık gazetede, ve devamı şöyle:
 Karaman'da yaşayan ve bir yıldır işsiz olan kaynakçı Bülent Soylu, dün iş aramak için evden çıktı. Kaldırımın kenarında bir çanta buldu, içinde servet vardı. Bir an tereddüt etmedi, altın takılar ve ve içinde ikibin lira olan çantayı polise teslim etti. “İnsani görevimi yaptım, vicdanen mutluyum” dedi.
Polis merkezine giderken yolda devriye aracını gören Soylu, çantayı onlara teslim etti. Polis, çantanın sahibi olduğunu belirlediği M.D.'ye ulaşmaya çalışıyor. Bülent soylu, “İnsani görevimi yaptım içinde paralar ve ziynet eşyaları olduğu için teslim ettim. Belki bu kişinin ihtiyacı, hastası, çoluğu, çocuğu var. Belki de yeni emekli maaşını çekti. Hiç kimse bulduğu parayı cebine koymasın. Bu dünyada yersen, öteki tarafta çıkar. Vicdanen çok mutluyum.”
Ve aynı gazetenin ertesi günkü haberi:
“Örnek gence iş teklifi yağıyor.”
 Karaman'da iş ararken içinde altın takılar ile ikibin lira olan çantayı yolda bulup polise veren Bülent Soylu'ya iş teklifleri yağdı. Soylu, çantanın sahibi Mahide Doğay'ın vermek istediği parayı da kabul etmedi.

Haber işte böyle.
Şu anda düşünüyorum da, ister bizim toplumumuzda olsun, ister dünyanın bir başka yerinde, yolda bu çantayı bulan yüz kişiden doksandokuzu içini boşaltır, boş çantayı da fırlatır atar, geri kalan bir kişi ise sahibine ulaştırır ve verilen ödülü de kabul eder, alır. Üstelik gönül rızası ile verilmiş olan bu ödül, o kişinin en doğal hakkı da. Ama böyle gözü gönlü tok birine rastlamak mucize gibi bir şey.
İşsiz, umutsuz, cebi yoksul ama yüreği zengin.
Yetiştirene de, yetişene de ne mutlu.
**
İnsanoğlu böyledir işte, 
Kimisi arabasıyla yayaya çarpar kaçar,
Kimisi bir kediyi ezmemek için direksiyon kırar, deniz uçar.
Kimisi “adam sende” cidir, kim aç, kim tok umurunda  olmaz,
Kimisi aç hayvanları bile düşünür, sokaktakileri de beslemeden karnı doymaz.
Toplumda her türlüsü de var da;
Saygısızı,
Umursamazı,
Hatır bilmeyeni,
Yer vermeyeni,
Daha da kötüsü;
Bir cep telefonu için, bir altın zincir için, üç kuruşluk bir yüzük için cana kıyanı, eziyet edeni, işkenceye başvuranı…
Çoğaldı mı ne?
Onun için böyle örneklere rastladıkça, okudukça, çölde yeşermiş bir filiz görmüşçesine umut kaplıyor insanın içini.
Sanki tüm kötülükler sona erecek ve bu filiz büyüyüp her yeri saracak…
**
Bir süre önce İstanbul'daydım yine.
Türkiye'nin nabzını tutan İstanbul.
Canım İstanbul, tahsilimin son kısmını orada yaptığından mıdır nedir, ben çok severim bu şehri.
Ben okuduğum yıllarda çok daha bakirdi elbette.
Ancak yine de tüm kargaşasına, trafiğine, bin  bir çilesine rağmen bir eşi benzer yok, inanın.
İstanbul aşığı ünlü şairimizi Yahya Kemal Beyatlı, hiç Ankara'ya gitmemiş. Derken bir gün yolu Ankara'ya düşmüş. Ankaralılar onu çok iyi ağırlamışlar, sevdirmek için ellerinden geleni yapmışlar, uğurlarken de sormuşlar:
 Efendim, Ankara'nın en çok nesini sevdiniz?
Yahya Kemal'ın cevabı kesin, net ama biraz acımasız:
 İstanbul'a dönüşünü!

Ankara ile İstanbul'u kıyaslamıyorum elbette.
Her iki şehrin de kendine göre özellikleri ve güzellikleri var. Ankara'da bozkırdan yaratılmış, ulu önderimizin bize hediyesi, başkentimiz.
İstanbul'a gelince…
O özel, anlatılmaz, yaşanır. Yine Yahya Kemal'in dediği gibi “Her bir semti bile bir ömre değer.”
Başka bir şey anlatacaktım, konu saptı, İstanbul methiyesi olup çıktı.
Başa dönüyorum.
Bir süre önce İstanbul'daydım.
Oradaysanız ve bir müddet kalacaksanız her türlü vasıtaya binmeniz gerekiyor.
Ben de sık sık metroya biniyorum. Metro benim bir çeşit gözlem alanı aynı zamanda. Her ne kadar yolculuk çok kısa sürse de, birkaç durak süresince bile insan epeyce şey öğrenebiliyor.
Günün her saati doludur metrolar. Nedeni belli bir mesafeyi, trafiğe takılmadan çok kısa sürede katedebilmesi. Tabi henüz bu metro ağı çok geniş kapsamlı değil.
Biz şu anda yolcularıyla ilgileniyoruz.
Kendini metroya atan (özellikle gençlerden bahsediyorum) takıyor kulağına bir kulaklık, kapatıyor gözlerini çöküyor bir koltuğa, dünyayla ilişkisini kesiyor inen kadar.
Kendisinden sonra binenler yaşlıymış, engelliymiş, hamileymiş, hiç umurunda değil, zaten görmüyor ki onları, belki de görmemek için böyle yapıyor.
Ya da içinden şu hesabı yapıyor:
“Ben her gün okuluma, işime bu vasıtayla gidiyorum, her gün birine yer versem, hep ayakta mı gideceğim?”
Evet, sen genceciksin, gerekirse öyle olacak,senin yerine hamilenin, sakatın, yaşlının, güçlükle ayakta durmasına nasıl izin verebilirsin?
Bu örnekleri vermek için İstanbul'a gitmeye gerek yok aslında. Çoğumuzun zaman zaman yaşadığı şeyler bunlar.
Çocuk, ilk ve en önemli eğitimini aileden alır.
Temel değerleri ebebeynlerinden öğrenir.
Yolda şaka olsun diye birbirlerine en ağır küfürleri söyleyerek yürüyen gençleri duymaktan mutlu musunuz?
Ben hiç değilim, çünkü bu çocuklara çok daha güzel kelimeler yakışır.
Tüm suçu ekonomik sıkıntılara, televizyon dizilerine, vurdulu kırdılı filmlere bağlamak da çare değil.
Zira bulduğu çantayı sahibine ulaştırıp, hakkı olan ödülü bile almayan Bülent Soylu ve onu yetiştirip karakterinin oluşmasında pay sahibi olan ailesi de bu toplumda yaşıyor.
Suçu eleştirdiğimiz bazı gençlerde olduğu kadar, kişiliklerinin gelişimi sırasında gerekli özeni göstermeyen ailelerinde de aramak gerekmez mi acaba?
Haftaya buluşmak üzere esen kalın, mutlu olun.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık