• 27 Eylül 2016, Salı 8:57
SedefErol

Sedef Erol

UĞURLAR OLSUN…
 Yıl 1970'ler…
TED Ankara Koleji'nde yatılı öğrenciyim.
O yıllarda ilimizde Anadolu, Fen Liseleri, Kolej gibi eğitim kurumları henüz açılmamış.
Daha doğrusu henüz hayali bile kurulmamış.
Normal üstü eğitim almak isteyen, dil öğrenmek isteyen, sınavlara girecek, kazanırsa, durumu da elverirse okumaya büyük şehre gidecek…
O dönemin koşulları böyleydi.
Eğitim sevdalısı ve olanak sahibi aileler çocuklarına iyi bir eğitim sağlamak için bu yolu izlemek durumundaydı.
Elbette, koşullar bunu gerektiriyordu.
İşte ben de bu nedenle ve sınavla, TED Ankara Koleji'ni kazandım.
Bana bu sınavı kazandıran altyapı ise Giresun Cumhuriyet İlkokulu idi.
Neyse, gelelim konumuza.
Kolejde ortaokul yıllarım.
İlk yıl çok bocaladığımı, alışmamın epey bir zaman aldığını söyleyeyim.
Düşünün otomatik telefon yok, cep telefonunun hayali bile yok, ulaşım dersen Giresun-Ankara arası iki firma, yer buldun gittin, yoksa yok.
Öyle zırt-pırt bayramlarda gitme-gelme, bayram arası birleştirme zaten yok.
İlkokulu bitirip gitmişsin, üstün başın kirli mi, temiz mi haberin yok.
Haftada bir kez ailen telefon düşürüp görüşebilirse mutlu sayılırsın.
Bu yazdırmalı hatları şimdiki nesil anlamaz da, benim yaşımdakiler beni iyi anlar.
Bir de, kolej dediysem öyle serbest, özgür bir ortam sanmayın, sıkı, disiplinli, mektubuna pul almak için (mektup olayı var tabi) karşıdaki kırtasiyeye geçmeye bile izin yok, yatakhaneden bir tek hafta sonları çıkış var, o da gelip velin alırsa.
Böyle bir ortam.
Eğitim, sportif faaliyetler, aktiviteler tamam da, disiplin de bir o kadar ön planda.
Derken bu sıkıcı kızlar yatakhanesinin gündemine bir bomba düştü.
Adı “Tarık Akan…”
Bir gazetenin deyimiyle Türkiye'nin ilk aşkı…
Uzun boylu, kartal bakışlı, yakışıklı mı yakışıklı Tarık'ın bu kızcağızlardan haberi olmasa da, onlar bir kartpostalını edinmek, defterlerinin arasında saklayabilmek, bir yolunu bulup, okuldan kaçıp bir filmini izleyebilmek için can atar, birbirleriyle yarışırlardı.
Pek sevmişti Türkiye bu düzgün fizikli, kartal bakışlı delikanlıyı.
Bense en çok sonradan seçtiği yolu sevdim.
Türkiye sevdalısı olmasını, ülkesinin geleceği ve aydınlığı için çabalamasını, onurlu ve dik duruşunu, arkasını şuna ya da buna yaslamayışını,
En çok da Atatürk sevdalısı olmasını ve,
Eğitime katkılarını sevdim.
Halkın çocuğu Tarık Akan (Üregül) nereden geldiğini hiç unutmadı.
Şöhret onu hiç şımartmadı.
Oysa ki çok az kişiye nasip olacak muhteşem bir fiziğe ve o fiziğin getirdiği popülariteye sahip olmuştu.
Ancak içindeki Tarık, ona yolunu göstermiş olmalı ki, “yakışıklı” rolleri bırakıp, sosyal sorumluluk projelerinde yer aldı, toplumun kanayan yaralarına ses oldu. Sessiz, düzgün ve faydalı bir hayat yaşadı.
En makbul insan tipi idi o, “kendinden çok etrafına çalışan”, hele ki menfaatin baş taç edildiği bu zamanlarda…
***
Zaman zaman yazılarımda, “insanın nasıl bir yaşam sürdüğünü, öldüğünde peşinden gelen cemaati belirler” diye yazarım.
Bu, benim bunca yıl sonunda edindiğim bir hayat tecrübesi. Tarık Akan'ın cemaati ne Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'na, ne Şişli Camii'ne, ne de Bakırköy Caddelerine sığabildi.
Bu, jön Tarık'a duyulan saygı değil,
Halktan kazandığını, halka yatıran, okullar açıp çocuklar yetiştiren, filmleriyle ezilenlerin yanında yer alan Bakırköy çocuğu Tarık'a duyulan saygı idi…
Cenaze töreninde bir bayan yakasında imzalı resmini taşıyordu, spikerin sorusu üzerine şu anısını aktardı:
“Henüz çok genç bir öğretmendim. Anadolu'nun ücra bir köşesine atandım, çok yoksul bir köye gittim. İmkansızlıklar çok fazlaydı. Aklıma Tarık Akan geldi. İkimiz de Bakırköylüydük. Mektup yazdım, yardım istedim. Bana kolilerce yardım malzemesi, okul erzakı ve imzalı resmini yolladı. Daha yeni meşhur olmuştu. Şimdi ben nasıl onu uğurlamaya gelmeyeyim?”
***
Tarık Akan'ın  bir Cumhuriyet aydını olduğunu, ezilenleri temsil ettiğini, Atatürk sevdasını bilirdik de “Taş okulları”na katkısını, eğitime büyük desteğini ölümünden sonra basın yoluyla öğrendik.
Yardımlarının afişe olmasını istemiyordu demek ki. 
Zaten en büyük yardım, gizli yapılan değil miydi?
***
Onurlu yaşadı, onurlu öldü,
Sevgiyle yaşadı, sevgiyle öldü.
Sevgiyi yaratan icraatları, kanıtı da arkasındaki cemaatidir.
Işıklar içinde kalması dileğiyle…
***
Sevgili Tarık Akan (Üregül) nezdinde, ömrünü ülkesinin aydınlanmasına adayarak bu uğurda çaba sürdürüp, sonsuzluğa göçenlerin anısına saygıyla…
İsimli ve isimsiz, bilinen ve bilinmeyen tüm kahramanlara…
Nurlar içinde uyusunlar…
***
Ve toplumda infial yaratan uçan tekme olayı.
Nöbetinden çıkmış, toplu taşıma aracı olan otobüsle evine dönmeye çalışan bir hemşire ve hemşirenin giydiği şortlu kıyafeti beğenmeyip uçan tekme savuran bir saldırgan!
Cesarete bakın!
Bakış bakış olmadıktan, niyet düzgün olmadıktan sonra, şort, etek farketmez, sonuç böyle oluyor demek ki…
Efendim rahatsızmış da bilmem ne,
Rahatsızlığı bir erkeğe tutmuyor da, şortlu bir kadın görünce mi depreşiyor?
Saldırganın söylemi şöyle:
“Kadınlar şeytandır”
İyi de erkekleri de bu zatın “şeytan” dediği kadınlar doğuruyor, bakıp büyütüyor, yetiştiriyor…
*** 
Eyy vatandaş, sen hala kadınların etek, şort boyuyla uğraşırken millet başka gezegenlerde yaşam kovalıyor haberin var mı?
***
Sevgili okurlar,
Bir yurt içi gezisi nedeniyle yazılarıma iki hafta ara vermek durumunda olacağım.
Yeniden görüşünceye dek;
Esen kalın,
Hoşça kalın…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık