• 23 Temmuz 2013, Salı 9:09
SedefErol

Sedef Erol

TOPLUM ADINA
 Genellikle bu tip konuları yazmak çok içimden gelmese, kalemim satırlarda zor işlese de, sosyal bir sorun olması, ne yazık ki sık rastlanması ve başrolünde çocukların olması satırlarıma almam için en önemli neden oluyor diyebilirim.
Son çocuk tacizi olayından bahsediyorum elbette.
Başrolünde birçok kahraman var.  Kahraman kelimesi tersten okunmalı, zira gerçek kahramanlara hem ayıp hem haksızlık olur.
On çocuklu eski Belediye Başkan yardımcısı, biri onüç, diğeri onyedi yaşında kardeş olan iki kız çocuğu ve basılma olayı…
Konuyu hepiniz biliyorsunuz, ayrıntılara gerek yok, eğer konu çocuklar olmasaydı, özel yaşantılara girmeye de gerek olmayacaktı.
Ancak durum farklı. İş özel yaşantı boyutunu çoktan aşmış, başka boyutlara geçmiş.
**
Dünya kurulduğundan beri, ne yazık ki bu tip insanlar da varolagelmiş. O zaman, bu durumlara karşı çeşitli önlemler almak gerek.
Devlet olaya el koydu, çocukları koruma altına aldı, bu yerinde bir davranış.Peki bu ne kadar sürecek, sonunda ne olacak? Bu çocuklar normal bir ruh sağlığına, normal bir hayata geçiş yapabilecekler mi?
Önemli olan bundan sonrası.
Şu anda içinde oldukları durum için elbette bu çocukları suçlayamayız. İnsan en temel eğitimi ailesinden aldığına ve bu kızcağızların da aileleri tarafından bu şekilde yönlendirildiklerine dair ihbarlar olduğuna göre, belki de en masum olanlar yaşam boyu en ağır bedeli ödeyecek. Sonuçta kimin suçlu ya da suçsuz olduğunu adalet söylese de, kurbanlar belli:
On üç ve onyedi yaşındaki iki kız çocuğu.
On çocuklu cinsel istismar sanığına ne demeli?
Acaba kendi çocuklarından birisi böyle bir durumla karşı karşıya kalsaydı ne olurdu hiç bunun hesabını yaptı mı?
Ve ilk yakalanışının ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılışı…
Savcının itirazının ardından yeniden tutuklanmış olsa da ilk serbest bırakılışını bir vatandaş olarak inanın hazmedemedim.
Eğer kanunlarımızda bu bir suç değilse, suç olan nedir ben bilemiyorum. Bu bir suçsa, neden bırakıldı onu da bilemiyorum.
**
Suçları sabit görülürse, on çocuklu tecavüz sanığı kadar yaramaz olanlar ise çocukları ailesi….
Kimse “ekonomik durum” , “geçim sıkıntısı” falan bunların arkasına sığınmasın, insanlar nelere katlanıyor evine ekmek götürmek için, kimse çoluğunu çocuğunu böyle iğrenç yollara saptırmıyor.
Çocuklarımızın gözlerinin içine bakıyoruz, onların kıllarına zarar gelecek diye korkudan ölüyoruz.
**
Bu tür yollara sapan insanlara ağır cezalar verilmeli ki, topluma örnek olsun. Yapana, yaptırana, teşvik edene, önayak olana, göz yumana…
Çocuk tacizlerinin, istismarlarının affedilir bir yanı yok. Bir çocuk bunun izlerini ömür boyu taşıyacak ve muhtemelen hiçbir zaman unutamayacak. Hiç kimsenin bir diğerinin yaşamını kesintiye uğratmaya, lekelemeye hakkı yok.
Hele ki işin içinde aile varsa, en ağır cezayı aile almalı.
Benim vicdanım böyle diyor.
Bu, basına yansımış olanıydı.
Kimbilir görmediğimiz, duymadığımız, etrafına ulaşmayan ne acı içinde çocuklar var.
Sonuç olarak bu olayda sanık için ve suçu sabit görülürse çocukların ailesi için en ağır cezanın verilmesini dilerim.
Acı çeken tüm çocuklar adına.
**
Bu sevimsiz ancak, kendimi bahsetmek zorunda hissettiğim konuyu kapattıktan sonra gelelim güzel İstanbul'umuzun durumuna.
Önce  bir giriş yapalım. Dünyada pek çok olmasa bile epey bir yer gezdim, İstanbul kadar güzelini görmedim onu söyleyeyim. O mistik havası, Doğu ile Batı'nın muhteşem birleşimi, camileri, minareleri, tarihi, gök mavisi Boğaz'ı…Ne bileyim, gittiğim yerler içinde böyle bir güzellik göremedim.
Ancak, bu güzelliğin ne kadarını koruyabiliyoruz, geleceğe ne kadarını taşıyabileceğiz o ada ayrı bir konu. Örneğin benim üniversite öğrencisi olduğum yıllarda (/1976-1981) çok daha güzeldi, daha sakin, daha yeşil, yüksek binalar daha az, şöyle bir Anadolu yakasından bakınca Avrupa yakasındaki bütün tarihi camilerin kubbeleri, minareleri tüm muhteşemliğiyle görülüyordu, Hisarlar tüm heybetiyle göz kırpıyordu, şimdiyse gökdelenlerin arasından zar zor seçilebiliyor, neredeyse dürbünle bakmak gerek.
Tüm boğazın her iki tarafı tarihi yalılarla doluydu, bunlar bizim geçmişten mirasımızdı içinde başkaları otursa da, zenginliklerimizdi, şimdi çoğu yok oldu, sıradan binalar yapıldı.
Zaten her yer öyle değil mi. Ama İstanbul her yer değil, orası Türkiye'nin gözbebeği.
Neyse, konumuza gelelim, İstanbul'da bir kuruluş bir rapor hazırlamış ve bu kentin Avrupa şehirlerine kıyasla bazı değerlerini çıkarmış. Buna göre yayınlanan rakamlar ise şöyle:
* İstanbul, 22 AB üyesi ülke arasında yiyecek içecek fiyatlarının en pahalısı imiş.
* Otobüs sayısında AB kentlerinde birinci, kamyon sayısında dördüncü, raylı ulaşımda ise sonuncu.
* En pahalı dana etinin satıldığı ülke bazında üçüncü sırada.
* En pahalı pirinç sıralamasında ise yedinci,
* 1000 kişiye düşen sinema koltuğu sayısı bakımından 334 Avrupa kenti arasında 307. sırada.
* İnternet erişimi (hane açısından) 174 kent arasında 150. sırada
Ayrıca doktor sayısı açısından da gerilerde bulunmakta.
**
Raporu değerlendiren kuruluşun başkanı;
“Küresel önemi artan İstanbul'un pek çok yapısal sorunla karşı karşıya olduğunu ve şehrin fiziksel sınırları daha fazla zorlanırsa, kentin coğrafi avantajlarını kaybetme riski ile karşı karşıya kalacağını” söylüyor.
Bir İstanbul sevdalısı olarak ben de şu eklemeyi yapmak istiyorum;
Kalabalıklaşma, modern binalar, gökdelenler belki medeniyetin gerekleri idi ancak unutulmamalı ki; tarihini koruyabilmek de bir medeniyet gereğidir.
Belki de en büyüğü.
Bugün bütün İtalya Ortaçağ binalarında oturuyor ve neredeyse dünyanın en turistik ülkesi.
İstanbul'u “en azından” bugünkü haliyle bırakmanın mümkünü yok mu acaba?
**
Haftaya buluşmak üzere esen ve mutlu kalın…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık