• 24 Aralık 2013, Salı 8:59
SedefErol

Sedef Erol

TESCİLLİ
 Sevgili okurlar, son günlerin gündemi malum, iddialar, gözaltılar, ilginç şeyler olmakta, inanılmaz rakamlar konuşulmakta, biz de vatandaş olarak izlenmekteyiz. Bakalım ilerleyen günler ne gibi gelişmeler gösterecek. An be an gelişen ve yargının müdahil olduğu bu konulara yorum getirmenin haddimiz olmadığını varsayarak, kendi güncelimize, günlük yaşamın içine şöyle bir dalalım isterseniz…
**
Sonunda, Baklava'nın Türkler'in olduğu, Avrupa Birliği tarafından tescillenmiş! Bu kadar kargaşa arasında bunun çok mu önemi var diyebilirsiniz ancak aşağıda anlatacağım olay, sahip çıkamadığımız bazı değerlerimizin bizi uluslararası ortamlarda nasıl da rencide ettiğini göstermekte…
Önce haberi okuyalım:
- Gaziantep Sanayi Odası tarafından, geleneksel tatlımız baklavanın “Antep baklavası” olarak uluslar arası tescili için Avrupa Birliği'ne 2009 yılında yaptığı başvuru sürecinde mutlu sona ulaşıldı.
AB tescilini almaktan duyduğu mutluluğu dile getiren GSO yönetim kurulu başkanı Adil Konukoğlu, “Sanayi Odası'nın başlattığı tescil süresi bitti. Tescil onaylandı. Antep baklavası artık AB'li. Antep Baklavası, Türkiye'den tescil edilen ilk ürün olması açısından büyük önem taşıyor” dedi.
Konukoğlu, tescil onayının da AB resmi gazetesinde bu ay içinde yayımlanmasının ardından kesinleşmiş olacağını bildirdi.
Gazetenin konuyla ilgili haberi böyle…
Onay sürecinin neden dört yıl sürdüğüne gelince…
İnceleme, araştırma yapıyorlar, delil topluyorlar, orijinine iniyorlar ve başka ülkelerden gelecek itiraz süresini bekliyorlar, sonra da onaylıyorlar. Tabi aksi yönde bir bulgu olmazsa. İşte bizde böylece hiç değilse baklavayı olsun kurtarmışız, ancak kurtaramadıklarımız da var, tescil olarak değilse bile en azından “şöhret” açısından…
Birkaç yıl önce bir yurt gezisindeyiz, büyük bir “cruise” gemisi ile yolculuk yapıyoruz, gemide de yemekler çok güzel olur, o gece de hazırlık yapmışlar, dünya mutfaklarından özel 
köşeler hazırlamışlar. Yemek alınacak yerleri bölmüşler, bir köşe İtalyan mutfağı, bir köşe Fransız, bir köşe Japon, diğeri Çin derken gözüme “Yunan Mutfağı” ilişti. Oysa ki dünyada “Türk Mutfağı” daha önemlidir diyebiliriz, ya da bize öyle geliyor diyelim.
Bir an için “Yunan Mutfağı” yazan köşeye gidip gitmemekle tereddüt ettim, sonunda sinirimin bozulacağını biliyorum ancak merakımı yenemeyerek o tarafa yöneldi.
Hay yönelmez olaydım, sanki Sirkeci'deki Konyalı Et Lokanta'sına girmiş gibi oldum, bir tarafta dönerler dönüyor, tepsilerde öbek öbek bizim milli yemekler, kadın budu köfte var, patlıcan musakka var, bari ismini bize bıraksaydınız, baklava var, hanım göbeği var, daha ne sayayım, o sinirle boş tabakla masaya döndüm, hızımı alamadım, yerimden kalkarak tekrar “Yunan Mutfağı” standına yöneldim ve yemek servisi  yapan görevliye İngilizce olarak “Bunların hepsi Yunan yemeği değil, Türk yemeği” dedim. O da, “Bana ne gibisinden” omuzlarını silkti.
Öyle ya, ona ne, o yapacağı servise bakıyor…
Ama üzücü bir şey.
Aynı musakka olayına televizyonda da rastladım.  İzlediğim yabancı bir yemek kanalı var, orada da patlıcan musakkayı Yunan yemeği diye tanıtıp pişirdiler…
İki kültürün coğrafi konumu birbirine çok yakın olduğundan bazı şeyler birbirine karışmış olabilir. Rum mutfağından gelme mezeler olduğunu hepimiz biliyoruz ancak lokumu, döneri, hatta Karagöz Hacıvat'ı bile sahiplenmeye çalıştılar.
Kültürel değerlerimizin tescili bu bakımdan önemli. Bir ülkenin tanıtımında ve turizm potansiyelinde, mutfağının da çok önemli bir yeri vardır.
Gemide “Yunan Mutfağı” standındaki yemeklere bakıldığında, bu yazı buradan indirilip, “Türk Mutfağı” yazısı da 
asılabilir diyor insan.
Ama artık o standa baklava koyma şansları kalmadı.
Bu nedenle baklavanın AB tarafından “Antep Baklavası” olarak tescilini olumlu ve önemli bir adım olarak karşılıyorum.
**
Konu ile ilgili son bir not da Girit ve Rodos adalarından..
Bu adaları ziyaretteyiz, ufak bir hatıra alıp evime koymak istedim. Bakıyorum, hediyelikler, hatıralıklar bana bir yerlerden tanıdık geliyor. Bir dükkan sahibine sordum:
“Ticaretinizi nereden yapıyorsunuz, bunları nereden alıyorsunuz” diye, 
“Biz bunları Türkiye'den, Kuşadası'ndan alıyoruz” dedi.
Az daha kendi ülkemin ürünlerini Euro vererek bu adalardan alacakmışım.
Tabi, vazgeçtim…
**
Haberler hep güzel olmuyor.
Bu da bir baba vahşeti.
Onbeş yaşındaki kızını döve döve öldüren baba!
Ve “Çatıdan düştü” diyerek güya kendini kurtarmaya çalışan!
Bu olay bana geçtiğimiz aylarda Arap ülkelerinin birinde yaşanan bir vahşeti hatırlattı.
Bu ülkede yaşayan bir genç kız, televizyon dizilerinde görüp çok beğendiği ve sevdiği Türk oyuncu Kıvaç Tatlıtuğ'un resmini cep telefonuna duvar resmi olarak kaydetmişti.
Gayet masumane bir hareket ve yalnızca bir resim. Ama baba ne yaptı, kızını kendi elleriyle infaz etti!
Hangi hakla ve hukukla, orası belli değil!
Gelelim bu, Konya'da yaşanan olaya:
İnfaz eden: Baba
İnfaz edilen: Onbeş yaşındaki kızı
İnfaz şekli: Odun, sopa ve oklava ile dayak, başının beton zemine defalarca vurulması.
İnfaz nedeni: Genç kızın babasının borcu için havuç tarlasında çalışırken tanıştığı erkek arkadaşı tarafından cep telefonuna gönderilen mesajlar…
Sonuç: Genç kızın hastanede ölümü, baba, üvey anne ve üvey kardeşin gözaltına alınışı…
Giden geri gelir mi, gelmez!
Üstelik genç kızın annesinin, yani babanın ilk eşinin de geçmişteki ölümüyle ilgili derin şüpheler bulunmakta…
Bir güçlünün güçsüze, erkeğin kadına zulmü daha, bilindik şekilde sona erdi.
Son olması dileğiyle diyor ve inanmak istiyoruz.
Haftaya buluşmak üzere esen kalın sevgili okurlar. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık