• 08 Nisan 2014, Salı 9:52
SedefErol

Sedef Erol

SEÇİM ve SÜREÇ
 Bu yazı, seçimden sonraki ilk yazım.
Geçen haftaki yazımın hazırlığını seçimden önce yaptığıma göre, bu hafta biraz yorum yapacağız demektir.
Biraz seçim öncesi, biraz sonrası derken, davullar, zurnalar, kornalar sustu, şimdi başka bir süreç başladı:
İtiraz süreci…
Her nasıl oluyorsa; şurada ya da burada, ama mutlaka ülkenin herhangi bir yerinde, bir beldesinde, mevcut siyasi partilerin tamamı itiraz hakkını kullandı.
Kimi kabul gördü inceleniyor, kimi “süresini geçirdiği”, ya da daha farklı nedenlerle, reddedildi, kimisi daha üst kurullara taşındı.
Daha açık bir ifadeyle; “seçim bitti, süreç bitmedi.”
Bu konudaki en ironik yorum ise Demokrat Parti'den Isparta Belediye Başkan adayı olan Ömer Levent'e ait.
Ömer Levent, İlçe Seçim Kurulu'na başvurarak aldığı 675 oyun fazla olduğunu belirterek oyların yeniden sayılmasını talep etti. Başvurusu iki günlük itiraz süresi aşıldığı için reddedildi.
Ömer Levent'in bu başvuruyu, partilerin seçim sonuçlarına sürekli itirazı nedeniyle, bir tepki olarak yaptığı sanılıyor.
İtirazların olması ve insanların haklarını aramaları doğal, demokratik bir tepkidir.
Ancak bunun bu denli yoğun olması, tüm Türkiye bazında dile gelmesi ve tüm partilerin itiraz hakkını kullandığı bir belde ya da bölge bulunması, içinden geçtiğimiz son seçim hakkında hiç de olumlu bir sinyal vermemektedir.
Sonuçta Türkiye başarılı bir yerel seçim geçirmiş midir?
Hala devam eden itirazlara, henüz başkanlığı kesin olarak açıklanmamış illere ve bir o partiye, bir bu partiye geçen oylara bakarsak bunun yanıtını vermek çok zor.
Ülke çoktan seçim atmosferinden sıyrılıp, normal hayatına dönmeliydi, ancak öyle olmadı…
Seçim bitti, süreç bitmedi…
Seçim öncesiydi, yalnızca program hazırlayıcısı ve konuğunun olduğu bir söyleşi-yorum programı izliyorum kanalların birinde.
Konuk, çok satılan gazetelerin birinde baş köşe yazarı.
Üslubunu ve yazım tarzını beğenirim de, fikirleri bana bazen uyar, bazen uymaz.
Sohbet ilgimi çekti, pür-dikkat dinliyorum:
Programı hazırlayan ve sunan şöyle bir yorum getirdi:
-Siz öyle bir yazarsınız ki, size hem iktidar, hem muhalefet kızıyor, bunu nasıl başarıyorsunuz?
Köşe yazarının yanıtı:
-Demek ki ben işimi doğru yapıyorum, benim istediğim de, hedeflediğim de bu zaten!
Yazarın bu yanıtı çok ilgimi çekti ve beni epeyce düşündürdü.
Epeyce farklı bir bakış açısı olmalı.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde seçim atmosferlerinden ve seçimlerden örnekler veren konuk yazar, sözü Fransa'daki seçimlere getirdi.
Fransız halkının düşük bir katılımla da olsa oyunu kullandıktan sonra çoğunlukla sonuçları öğrenmek zahmetine bile katlanmadığından bahsetti.
Tabi bu anlatılanlar, bizim de böyle olmamız gerektiği anlamını taşımıyor.
Fransa'nın gerçeği başka, Türkiye'nin ki başka.
Ancak Türkiye'nin gerçeği de seçim sonrası insanların birbirine saldırması, öldürmesi olmamalı.
Ne yazık ki bu görüntüleri de izledik, dinledik.
Sade vatandaş olan bizlerin tek görevi vardı, oyumuzu kullanmak, kullandık.
Bundan sonraki görev ilçe ve il seçim kurullarının ve onların üst makamlarının.
Hangi parti, kim olursa olsun, itirazları değerlendirmek ve adaleti sağlamak, en adilane şekilde hak kiminse mührü ona teslim etmek.
Bu kurulların görevi de, varlık nedeni de zaten budur.
**
Genellikle güncel konuları yorumlamayı yeğlesem de, Türkiye'nin son aylarının en yoğun gündemi olan seçimlere kayıtsız kalamadığımdan, iki haftadır karınca-kararınca birkaç yorum yapmaya çalıştım. Bundan sonra kendi rutinime dönüyor ve size dünyanın en şaşkın (!) (iyi ki) teröristin inanılmaz ama gerçek öyküsünü aktarıyorum:
Geçen hafta Cumartesi gecesi İrlanda'nın başkenti Dublin'de bir militan özel bir otomobile zaman ayarlı bomba yerleştiriyordu. Bomba düzeneğinde kullanılan dijital saat bir saat sonraya ayarlanmıştı. Ancak militan (terörist demek daha doğru olur herhalde) o gece yaz saati uygulamasına geçildiğini unutmuştu. Dijital saat otomatik olarak bir saat ileriye atlayınca bomba patladı.
Patlama anı güvenlik kameralarınca görüntülendi, yaralı olarak kaçan militan ise her yerde aranmakta!
**
Bula bula yaz saati uygulamasına geçildiği geceyi bulmuş da , iyi ki öyle olmuş, başkası ya da başkalarının canına zarar gelebilirdi, eyleme kalkışan çeksin cezasını!
Keşke dünyanın bütün teröristleri Dublinli militanla aynı zeka kapasitesine sahip olsa!
**
Ve beni çok düşündüren, küçücük yer kaplayan bir haber.
Haber değeri az bulunmuş olmalı, sayfanın dibine sıkıştırılmış ancak nicedir beynimi meşgul etmekte.
Olur mu böyle bir şey?
Olmalı mı?
Çin'deyiz…
“Çin'de çocuklarına bakamayan ebveynlerin evlatlarını sokağa terk etmelerini önlemek için ülkenin on ayrı eyaletinde devlete ait yirmibeş adet
-Bebek kuluçkası ya da 
-Çocuk bakım merkezi
Bulunuyor. Guangzhou eyaletinde bakamadıkları çocuklarını bir “bebek kuluçkası” na bırakmak üzere binanın önünde son kez gördükleri evlatlarıyla vedalaşan anne ve babalar işte böyle yürek burktu. ”
“İşte böyle” dediği, haberin üzerindeki resim.
Kundaktaki bebeğine acı dolu bir yüz ifadesiyle sarılmış bir babanın resmi.
**
Bu haberi ve uygulamayı düşündüm, düşündüm.
Dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin'de tek çocuk politikası uygulanmakta olup Çinli vatandaş tek çocuktan fazlasına para cezası ödemek durumunda.
Kalabalık nüfusu yüzünden birden fazla çocuğun desteklenmediği bu ülkede saat 1.500kürtaj yapılmakta.
Buraya kadarı bu ülkenin gerçeği.
Ancak doğduktan sonra aileleri tarafından çocuk bakım merkezlerine bırakılmak, bir anlamda terk edilmek de o zavallı çocukların gerçeği…
Yoksul ama sıcak bir ana kucağı mı?
Çocuk bakım merkezlerinde, belki daha iyi olanaklarda ancak aile sevgisinden yoksun bırakılmak mı?
Zaten bu tercihi o bebelere soran var mı ki?
Tıpkı dünyaya gelirken sorulmadığı gibi…
Haftaya buluşuncaya dek sevgiyle kalın…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık