• 14 Ocak 2014, Salı 22:54
SedefErol

Sedef Erol

NEDEN ?
 Dünya üzerinde tuhaf tuhaf şeyler olmakta.
İlkim ılımanlaşmıştı, dünya çöle dönecek deniyordu, şimdi de anormal soğuklar konuşulmakta.
Gazetede şöyle yazıyor:
Kuzey Amerika eksi 50 derece, Güney Amerika artı 50 dereceymiş.
Örneğin dünyaca ünlü Niagara şelalesi soğuk havalar sonucu tamamen donmuş olup, zaman içinde yavaş yavaş eriyeceği umut ediliyormuş.
Ülkemiz de bu artı ve eksileri yaşamakta.
Siyaseten hava buz gibi olsa da, iklimsel olarak bölgeye ve mekana göre değişiklik arzediyor.
Değişmeyen tek şey, her yıl yeni ortama göre kendini geliştiren farklı bir grip mikrobu ya da virüsü.
Geçtiğimiz yılın canavarı “domuz gribi” idi adını bile anmaktan korkarken, meğer mikrobunu yanımızda getirmişiz, eşimle geçtiğimiz yıl gittiğimiz bir yurt dışı gezisinden dönüşte hastalandık, yatağa düştük.
Hani üşütmüşüz dedik, birkaç gün sonra geçer, ama baktık olmuyor, birkaç gün sonra doğru doktora, teşhis kondu: “Domuz gribi.”
Ben biraz doktor kaçağıyımdır, övünerek söylemiyorum ama gerçek bu canım dişime gelmeden bir yerlere başvurmam, ama işte o dönemde öyle bir hastalandım ki, sanki etlerimden et kopuyor, sanki grip değil, birisi Çin işkencesiyle vücudumu söküyor. Uzatmayayım, işte o şeyden olmuşuz, muhtemelen mikrobunu da yurt dışından almışızdır, üstelik bu iş için kullanılan “Tamiflu” denen ilacı içme zamanını da geçirmişiz. Çaresiz diğer ilaç takviyeleriyle yattığımız yere geri döndük.
Bu sefer, oğlumda başladı belirttiler! Bari onun için vakti geçirmeyeyim diyerek ve ağzıma (mikrop yaymamak adına) bir maske takarak koştum eczaneye, “Tamiflu” alacağım.
Ama yok!
Onda yok, bunda yok, şunda yok!
Meğer domuz gribinin ilacı piyasada yokmuş!
Onun muadili olan başka bir ilaç varmış, onu verdiler, oğluma onu içirdik.
Biz de evde dinlenme, diğer yan ilaçlar ve şansımızın da yardımıyla atlattık diyelim…
Bunu yazmamın bir nedeni var.
Domuz gribi virüsü şöhretini yitirdi, şimdi H3N2 virüsü revaçta.
Bu satırları yazarken de yine hastayım ve evde yatıyorum.
Türkiye'deki her iki grip vakasından birine bu virüsü teşhisi konduğuna göre, benim de buna yakalanmış olma ihtimalim yüzde elli diyelim.
Ancak yine sorun şu ki, televizyondan bunun da ilacının piyasada olmadığını öğreniyorum.
Ve bu satırları kendim için yazmıyorum, zira piyasada olsa da benim kullanma şansım pek yok, ilaç alerjim nedeniyle kullanabildiğim ilaç sayısı sınırlı.
Sorun şu: Devamlı birtakım salgınlar oluyor ve ilaçları bulunamıyor, oysaki özellikle yaşlılar, kalp, tansiyon ve şeker hastaları için “adı grip bile olsa” risk olduğu söyleniyor.
Muhtemelen geçtiğimiz yıl, rahatsızlığımın başında hekime başvursaydım belki “Tamiflu”yu da kullanmayacaktım, ama zaten o da bulunamıyordu.
Dedim ya konu ben değilim, bu ilaç sıkıntısı olayı çok daha hayati durumlarda da yaşanıyor, örneğin kanser vakalarında.
Üstelik bunların bir kısmı, ilaçların pahalı olmasından kaynaklanmıyor, bunu da geçtiğimiz yıl basında yer alan kanser hastası Dilek vakasında öğrenmiş olduk.
Kanser hastası ilacını alamazsa, salgında ilaç eczanelerde bulunamazsa, vatandaş ne yapacak?
Hasta yatağımda bunları izliyor ve düşünüyorum…
Özellikle de çaresiz kalıp çare bekleyenleri…
Acaba basın mı abartıyor diye düşünsem de, geçtiğimiz yıl Tamiflu ararken yaşadıklarımı anımsıyorum.
**
İnsanın sağlığı yerinde olmadığı sürece dünya üzerindeki hiçbir şeyin önemi olmadığına göre, hasta ve ilaç ilişkisi bakın insanı nerelere getiriyor.
Ölümcül hastalıkların pençesinde kıvranıp da, çare bekleyen insanlara ilaç yokluğunu televizyon ekranlarından “döviz kuru” mazereti ile izah etmek de bu insanların zaten dibe vurmuş psikolojisini hepten sıfıra indiriyor.
Belki de en doğrusu “empati yapmak!”
Yani, kendini o kişinin yerine koyarak düşünmek!
Belki o zaman sorunlara daha farklı bir bakış açısıyla yaklaşılabilir.
**
Ben de hasta yatağımdan bulunamayan grip ilaçlarından yola çıkarak, bulunamayan kanser ilaçlarını düşündüm.
Çok daha zor ve hayati bir durum.
Sorun çözmek üzere görev üstlenenlerin de toplumsal problemlere biraz “empati” ile yaklaşmalarını diliyorum.
**
Hasta psikolojisinden biraz uzaklaşarak güncel olaylara dönelim.
Yine insan psikolojisi ile ilgili bir konuya takıldım ki bu konu zaten arar ara beni çok düşündürüyor.
Olay Afganistan'da geçse de, örneklerine ne yazık ki ülkemizde de rastlanıyor.
Olay şöyle gelişiyor:
- Afganistan'ın Helmond bölgesinde sekiz yaşındaki bir kız, karakola bombalı saldırı düzenlemeye çalışırken yakalandı. Üzerine bağlı bombayı patlatacak düğmeye basmak üzereyken bir kadın asker tarafından yakalanan Spozhmay adlı kız,abisinin yerel bir Taliban komutanı olduğunu söyledi. Bombaları üzerine abisinin bağladığını anlatan kız, gözetim altında tutuluyor.
Gazetenin notu: Gözetim altındaki Spozhmay'nin kafasının karışık olduğu belirtildi..
**
Sekiz yaşında bir çocuk, muhtemelen bombayı patlattıktan sonra kendine ve etrafındakilere ne olacağının farkında bile değildir.
Tüm bunların farkında olan, insanları ve üstelik kız kardeşini bile bile ölüme gönderen ise kendi öz ağabeyi…
Nedense kendi canına kıyamamış da, kardeşini kullanmış. Yani infaz kararını kendi ağabeyi veriyor.
Burada durum farklı olsa da, benim asıl anlayamadığım, “intihar eylemi” olayları.
Bazı kafalar ve beyinler, nasıl ve ne denli yıkanabiliyor ki, bu intihar eylemleri gerçekleşiyor.
Kim, ucunda ne vaat ederse etsin, (günahsız insanları katlederek bunların gerçekleşmesi zaten olası değil) masumları ve kendi canını sonlandırmak…
Ne için? Birileri böyle istedi diye…
**
Aklımızın, mantığımızın, duygularımızın ve vicdanımızın yaşamımızın sonuna dek bizimle kalması dileğiyle…
Haftaya buluşmak üzere mutlu olun, mutlu kalın sevgili okurlar…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık