• 30 Eylül 2014, Salı 9:36
SedefErol

Sedef Erol

MALTUS VE IŞİD
 Adına Işid denilen yasadışı Irak Şam İslam Devleti, (kendi kendilerini devlet ilan ettiler) El Kaide'den boşalan tahta kurularak, dünyanın yeni dinci terörist grubu olarak sahnede yerini aldı. Işid'i artık bilmeyen, tanımayan kalmadı, insanlıkla en ufak ilgileri olmayan bu terör örgütü üyeleri, kafa kesicilikleri ile meşhur. 
Kadın pazarlama, genç kızları yirmibeş dolarak esir pazarında satma, çoluk çocuk, ihtiyar demeden kılıçtan geçirme, kimyasal gazla toplu katliam, hükümetlerinin yaptıklarından sorumlu tutarak görev başında yakaladıkları kimi gazetecileri vahşice infaz etme…
İnsanın insana yapmaması gereken ne varsa uygulamaya koyma durumu…
Üstelik çeşitli milletlerden, çeşitli mesleklerden katılımcıları da bulunmakta.
Kafa kesen kadın doktorun görüntülerini ekranlarda dehşet içinde hep birlikte izledik.
Önce bir kadın, sonra hekim olan birinin kesik bir kafa elinde, verdiği pozun hangi ideolojiyi haklı çıkarabileceğini düşündüm, bulamadım.
Bu beyinler nasıl bir süzgeçten geçiriliyor ki, adına ne yazık ki “insan” denen bu kişiler, yakaladıklarına bu vahşeti uygulayabiliyor?
İşin bir başka yönü, Işid denen bu canavar nasıl oluştu, kendi kendine mi toparlandı, yaratıldı mı, desteklendi mi, nasıl bu güne gelindi, neden bu kadar taraftar topladı, birden bire mi hortladı, yoksa hortlatıldı mı?
Bugün Işid'e operasyon düzenleyen ülkelerin (ki zorunlu olarak bu noktaya gelindi) bu kanlı terör örgütünün serpilip gelişmesinde payı  var mı?
Bu sorular ve çeşitli komple teorileri ortalıkta dolaşıp dursa da, gerçek olan şu ki;insanlığın son düşmanının adı belirlenmiştir ve bu canavarı da bizzat insanoğlunun kendisi yaratmıştır.
**
Üniversitede okuduğum yıllarda (1976-1981) dünyada nüfus fazlasıyla artmaya başlamış, biz de derste buna çözüm yolları üreten fikirler üzerinde çalışıyorduk.
O yıllarda dünyanın ekolojik dengesi artık bozulur olmuş, atmosfer delinmesi, su ve gıda yetersizliği, Afrika'da açlık sorunları dünyanın en önemli konuları haline gelmişti. Profesörümüz bize Maltus denen bir teorisyenden bahsetti ki, çok uzun yıllar önce yaşamış olan Maltus, dünyanın artan nüfusuna ve azalan su-gıda dengesine çözüm olarak şu “muhteşem” çözüm önerisini getirmişti:
-Bırakalım dünyada insanlar savaştan, hastalıktan, ölsünler, savaşları da önlemeyelim, hastalıklara da çare bulmayalım böylece dünya nüfusu azalsın…
Hepimizin gülüşme-lerine neden olan Maltus'un bu insanlıkla, ilimle, bilimle ilgisiz teorisi o gün için ders konusunu kaynatsa da, bir ölçüde bugünün vahşi Işid'ını  çağrıştırır gibiydi.
Maltus'un önerisi insanoğlunu kurtarmayarak kaderine terk etmek;
Işid'ın yöntemi;kendinden olmayanı, varlığını tanımayanı, vahşice yok ederek nüfus azalımına katkıda bulunmak…
Elbette başrolü “toprak ve petrol” konuları oynasa gerek!
Türkiye'nin yerini de, rolünü de önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz.
Operasyonların insanlık adına olması dileğiyle, kafa kesen görüntülerin hafızalardan silineceği günleri özlemle beklemekteyiz…
**
Suriyeli Dooa Al Zamel ile bebek Nadya'nın öyküsü…
Film de olur, roman da.
Ben yazayım, siz okuyun.
Daha önce de yazmıştım ya, içinde insanlık öyküleri barındıran olaylar en çok dikkatimi çekenlerdir.
Bu inanılmaz öykü, 10 Eylül'de Malta açıklarında yaşanıyor.
Bu tarihte, Suriyeli ve Ortadoğulu, yüzü çocuk beşyüzden fazla kaçak göçmen taşıyan bot, Malta adası açıklarında batar. Kaçaklar sulara gömülür, ondokuz yaşındaki Suriyeli Dooa bir can simidine tutunmuştur. Bir anne baba ve onyedi aylık bebek Nadya ise suda çırpınmaktadır. Dooa'yı gören aile, bebeği can simidine sarılı Nadya'ya teslim ederek Akdeniz sularında kaybolurlar. Koskoca denizde yüzme bilmeyen Dooa, kucağında bir başkasının bebeği ve bir can simidi ile yapayalnız kalmıştır.
Azgın sular, dalgalar, açlık, soğuk, susuzluk, dört gün, dört gece, ve balıklar,  ve onyedi aylık bir bebek…
Dört gün sonra bölgede seyreden bir yük gemisi farkeder Dooa ve bebek Nadya'yı.
Yunan Hava Kuvvetleri'ne ait bir helikopterle Girit'e getirilen iki kazazede tedavi altına alınır.
Komadaki bebek Nadya, doktorları da şaşırtarak yaşam mücadelesini kazanır, kurtarıcısı Nadya'ya gülümsemeler gönderir.
Olaydan sonra Dooa'nın basına ifadesi şu şekilde:
-O minik yavrunun hayatı benim elimdeydi. Kurtarmak için mücadele vermeliydim…
Dört gün dört gece, küçücük bir simide sarılı ve ağlayan bir bebeğe sahip çıkabilmek nasıl insanüstü bir çaba gerektiriyor? 
Ya da şöyle diyeyim, küçük Nadya'nın varlığı belki de genç kıza direnmesi için güç vermiş olmalı…
Dooa bu faciada nişanlısını kaybetti.
Ancak küçük Nadya'nın hayatta kalmasına önayak oldu. 
Nadya'yı evlat edinmek için ise yüzlerce Yunanlı ailenin başvurduğunu yazıyor gazeteler…
**
Gelelim kaçak göçmenleri taşıyanlara, kandıranlara, insan tacirlerine…
Bir botta en az beşyüz kişi, denizi, suyu, yüzmeyi bilmeyen insanlar biniyorlar, çaresizler, savaştan kaçıyorlar, geride ölüm, ya ilerde?
Götüren ileride ne olacağını biliyor, ama alıyor, zaten denizin ortasında bırakacak, cebine koyacağı paraya bakıyor, bu hep böyle oluyor ve olmaya da devam ediyor.
Çocuğunu bu bota bindirir mi?
Bu insan tacirleriyle Işid'ciler arasındaki tek fark, infazdaki yöntem farkı olsa gerek!
**
Önemsediğim bir haber:
“Karadeniz bile kurudu.”
Açılımı şöyle:
Türkiye'nin en önemli akarsularından Kızılırmak ile Yeşilırmak'ın denize döküldüğü Samsun, kuraklık tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Samsun'daki Devlet Su İşleri, Yedinci Bölge Müdürlüğü verilerine göre Samsun, Ordu, Sinop, Amasya ve Tokat'ta bulunan 19 barajda ortalama doluluk oranı Eylül ayı itibariyle yüzde 45.10'a düştü. Bu oran geçen Eylülde yüzde 64'tü. Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından kentteki caddelerde bulunan üst geçitlere su tasarrufu ile ilgili afişler asıldı.
Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesinden yapılan açıklamada, iklim değişikliklerinin asıl etkisinin 2030'dan sonra görülmesinin beklendiği belirtiliyor. Açıklamanın devamı şöyle:
-Ülkemizin yıllık yenilebilir su kaynağı potansiyelinin yaklaşık yüzde kırkı kontrol altındadır. Bu kaynağın yüzde 74'ü her yıl tarım sektörüne tahsis ediliyor. Bu sektörde 19 milyar metreküp su boşa harcanıyor.
Uzun süreli kuraklıkla birlikte kısa süreli çok şiddetli yağışların görülmesi hem kuraklık riskini artırmış, hem de sel tehlikesini oluşturmaktadır. Ülkemiz yaygın olarak bilinen aksine su zengini değil, su fakirliği sınırında bulunan bir ülkedir. Nüfus artışımız böyle devam ederse otuz yıl içerisinde su fakiri ülkeler arasına gireceğiz.
Bu konuyu önemseyip buraya aktarmamın bir nedeni var.
Ülkemizin ve çocuklarımızın geleceği…
Uzmanlar Türkiye'nin ılıman iklim kuşağından yarı tropikal iklim kuşağına geçtiğini belirtiyor.
Nedenleri, betonlaşma, doğal çevrenin ve ormanların azalması, nüfus artış oranının azalan kaynaklara uyumlu olmaması…
O halde su kaynaklarını düzgün kullanmak bizlere düşen görev, gerisi yetkililerin;
İşte size on puanlık bir yarışma sorusu:
Önce musluğu açıp sonra elinizi mi uzatırsınız,
Yoksa önce elinizi uzatıp sonra musluğu mu açarsınız?
Bayram sonrası buluşuncaya dek;
İyi bayramlar, mutlu hafta sonu dileklerimle…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık