• 16 Eylül 2014, Salı 9:00
SedefErol

Sedef Erol

İNSANLIK SUÇU
 Sizi bilmem ama ben, yazdığım yazılar içinde en çok “insanlık” ile ilgili konuları işlerken heyecanlanıyorum.
Hani artık yok satan “insanlık” ile ilgili olaylardan bahsediyorum. Ancak duygusallığın giderek “zaaf” olarak algılandığı modern dünyada hepimizi heyecanlandırıp coşturan insanlık örnekleri kelaynak kuşları misali neslini tamamlamak üzere ne yazık ki.
Oysa ki insanoğlu varlığını sürdürmekte, nesli tükenen ise “insanlık.”
İki aylık bebeğini evde tek başına bırakarak Hatay'a ailesinin yanına tatile giden bir bayan öğretmen vardı hatırlarsanız: Seçil Müge Doğanay. Döndüğünden ölmüş bebeğini hastaneye götürmüş, suçu sabitlenince de tutuklanmıştı. Bu bayanın mahkemesi sonuçlandı, duruşmalardaki iyi hali göz önüne alınarak ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası, ömür boyu hapis cezasına çevrildi! Ancak karar açıklandıktan sonra sanık mahkeme heyetine şöyle haykırıyordu:
“Hakkımı helal etmiyorum. Ona hiçbir şekilde zarar verecek bir şey yapmadım. Ben suçsuzum!.”
Kime hakkını helal etmediğini pek anlayamadığım bu bayan iki aylık bebeğin yanına yeterince su ve mama bıraktığını iddia ederek dokuz gün evde tek başına bırakıyor, bir de mahkeme heyetine hesap soruyor! Bebeklerimizi, “öksürürken boğulabilir” endişesiyle odada bile tek başına bırakamazken dokuz gün bir bebeği bir evde açlık ve susuzluğa mahkum etmek, yanına mama ve su biberonu koymak (sanki alabilecekmiş gibi) hangi mantıkla, hangi insanlık bağdaşır bilemiyorum.
Bağdaşmamış zaten ve acı son gerçekleşmiş!
Seçil Müge Doğanay'ı annesi mutlaka el bebe-gül bebek, gerekli özenle büyütmüştür her anne gibi, her çocuğun hakkettiği gibi.
Ya sonrası?
İnsanlığın bittiği nokta burası olmalı…
Açlıktan ve susuzluktan ölen iki aylık bir bebek 
Ve,
“Hakkını helal etmeyen” Seçil Müge Doğanay…
**
Bir öykü daha;
Garip ama gerçek…
Televizyon açık, ellerim meşgul, zorunlu dinlemedeyim:
Programın ismi: “Özledim seni”
İlk kez görüyorum, galiba kayıp yakınları buluşturan bir program.
Bir bakıma güzel, kendi olanaklarıyla yitirdiklerine ulaşamayanlara aracı olan bir program diyorum, ellerim dolu, kulaklarım açık dinleyemedim.
Ekranda program sunucusu ve annesini arayan gencecik bir bayan var.
Olay şöyle gelişmiş:
Resmi nikahlı ve dört çocuklu anne, çocukların ve eşini çok uzun yıllar önce terk eder ve boşanır. Bir daha da çocuklarını aramaz, çocuklara babaları ve babaanneleri bakar. Aradan yıllar geçer, anne özlemi içinde olan ve kendisinden hiç haber alamayan dört çocuk (artık yetişkinler)  bu programa başvurur.
Bir yandan pasta yapıyorum, bir yandan televizyona bakıyorum, annesini yirmi yıldır göremeyen kız ağlıyor, ben ağlıyorum, tabi bu programların duyguları acıtıcı yanları da var, stüdyodakiler ağlıyor, biraz sonra belli olacak anne belki stüdyoya gelecek, bekliyoruz…
Bant yayınına geçiyorlar, yalnız görüntü falan yok, sadece konu ile ilgili bilgi var, özetle durum şu:
Anne stüdyoya gelmedi, hatta ne bir isim, be bir resim, gelen bilgi şu yönde:
Anne çocuklarını ve eşini terk ettikten sonra kendisine yeni bir hayat kurmuş, bekar olduğunu söyleyerek bir başkasıyla evlenmiş, başka çocukları olmuş, önceki dört çocuğunu ve geçmiş hayatını kimse bilmediğinden ortaya çıkmak, yeni hayatını kaybetmek istemiyormuş, kısacası beni yok bilin, bana dokunmayın diyor…
Program sunucusu bayan da başladı ağlamaya, “Yirmi iki yıllık sunucuyum, böyle bir şey görmedim” diyerek konuyu bağlamaya çalıştı…
Anlatmak istediğim nokta şu:
Dört insan bir araya gelmiş, kendilerini daha bebekken terk eden annelerini yine de affederek aramaya kalkmışlar, o insan diğer çocuklarını düşünerek bu buluşmaya yanaşmıyor, çocuklarının bunca yıllık özlemini anlayamıyor, ya da kendisi bu özlemi hiç duymuyor.
Demek ki cebinde bir nüfus kağıdı taşımak insanı insan yapmaya yetmiyor,
Ya da her doğuran anne olamıyor…
**
Sözün bittiği yer diyorlar ya, gerçekten de bazen tam yerine isabet ediyor.
Ve başka bir sözün bittiği nokta;
Eski Ali Sami Yen arazisine yapılan inşaattaki asansör faciası ve on işçinin korkunç ölümü,
Ne ilk, muhtemelen ne de son iş kazası olacak…
Herkes topu birbirine atıp duruyor,
Tutuklamalar, bırakılmalar…
Değişmeyen tek gerçek;
Geri gelmeyecek olan on kişi…
Çürük halatlı asansöre bindirilmiş, yanında ağır yük taşıyan, sonsuzluğa atlayan on işçi…
Bu ihmaller zincirinin sorumlusu kim?
Zamansız kopan çelik halat olmalı,
Kimse sorumluluğu üstlenmediğine göre, en ağır cezayı da o almalı!
Bu hafta konular biraz karışsa da, yazmadan geçemeyeceğim.
Milli Basketbol ve Futbol takımlarımızı da analım ve haftayı böyle kapatalım.
Erkek Milli Basketbol Takımı, başarı göstererek İspanya'daki dünya kupasında ilk sekize kalmıştı. Hatta tur atlama başarılarını da son saniyelerde attığı basketlerle elde etmişti. İlk sekize kaldıktan sonra Litvanya ile yapılan son maçta ise 73-61 yenilerek dünya kupasına veda ettik.
Daha önceki dünya ikinciliğimizle kıyasladığımızda bu derece başarı olarak değerlendirilmese de, bu noktaya gelinceye dek izlediğim ve başarı gösterdiği tüm maçlar için basketbol milli takımına yürekten teşekkür ediyorum.
Gelelim A Milli Futbol takımına.
Avrupa Şampiyonası Elemeleri ilk maçında İzlanda ile oynadık, 3-0 yenildik.
Üstelik bu maçın favorisiydik.
Ancak maçlar kağıt üzerinde değil, oynanarak kazanılıyor.
İzlandalılar da öyle yaptı zaten.
Milli takımı ve her hafta maçlarını izlediğim futbolcuları tanıyamadım.
Basında parasal değerleri İzlanda'lı futbolculardan kat be kat fazla gösterilen millilerimiz de kendilerini tanıyamamışlardır sanırım.
Umarım gelecek eleme maçları için uyarı olmuştur.
Zira kağıt üzerinde “yıldız” olmak bir işe yaramıyor.
Haftaya buluşuncaya dek mutlu ve esen kalın sevgili okurlar…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık