• 19 Mart 2013, Salı 9:09
SedefErol

Sedef Erol

GEZELİM GÖRELİM / YENİ BÖLÜM (6)
 Birkaç haftadır yazmakta olduğum Akdeniz havzası gezisinin son durağına ve gezi yazımın son bölümüne ulaşmış bulunmaktayız sevgili okurlar. Son bölüm dediysem, en çarpıcı anılar, en görsel güzellikler de son bölümde saklı zaten.
Düşünün Kanarya Adalarına gidiyorsunuz, en büyük görsel zevki orada tadacağınızı düşünüyorsunuz , ama hayır, Portekiz'e bağlı Madeira Takım adalarının İdari Merkezi Funcal, gerek turizme ve turiste verdiği emek, gerek doğal görüntüsü açısından benim nazarımda diğer bütün görüntüleri hafızalardan siliyor.
Oysa ki imkanı olan ve daha önce görmemiş olan, isminden dolayı Kanarya adalarını seçecektir, oysa ki diğeri daha da görkemli.Bundan kimse Kanarya adaları güzel değil anlamını çıkarmasın elbette, ancak Madeira Funcal adası beni büyüledi. Anlatınca hak vereceksiniz, biliyorum.
Kanarya adaları gezimizi bitirince otelimiz  restoranımız  geçici evimiz olan gemimize dönüyor, gece dinlenmemizi  yaparak ertesi sabah Portekiz'e bağlı Madeira takım adalarının idari merkezi Funcal'a (doğru yazılışı Funchal) yaklaşıyoruz. Uzaktan bile adanın görünüşü bir begonvil tarlası adeta, masmavi okyanusun ortasında begonvillerin renklerini düşünün, ve o renk cümbüşünün arasında görünen ada evlerini…
Tabi donanımlı rehberimizden de bilgiler dökülmeye başlıyor!
Madeira takım adaları Portekize bağlı olup, iç işlerinde özerk, Funcal ise adanın idari merkezi. Portekizce konuşulan adanın nüfusu ise 270.000 civarında.
**
Hatırlarsanız geçen yazımda Kanarya adalarında çok önemli bir sorunu olduğunu, hatta sularını hangi kaynaklardan elde ettiklerini  yazmıştım, oysa ki Kanarya adalarına mesafe olarak yakın sayılan Funcal adasında su sorunu yok nedeni adada bol bol kaynak suyunun bulunması. Adada tarım önemli olduğundan, toprağı çok verimli olup ne ekilirse yetiştiğinden, dışarıdan tarım malzemesi almıyorlar, buna ihtiyaç duymuyorlar. 
Pirinç, mısır, patates, muz, lahana, fasulye, kabak, vs.. en çok yetiştirilenler arasında. Rehberimizin verdiği bilgiye göre bir yılda onbeşbin ton muz üretilmekte. Ağaçlarda büyümekte olan muzlar yine poşetler içinde, muz hevenkleri beyaz beyaz torbalar içinde ağaçlardan sallanmakta. Muzları rutubet ve hava koşullarından koruyabilmek , daha iyi büyüyebilmelerini sağlayabilmek için böyle bir önlem almışlar. Bütün muz ağaçlarının meyveleri poşetli. 
Şimdi beni en çok etkileyen bir şey, bu adadaki tarım olayı oldu. Son derece engebeli, inişli, yokuşlu bir ada (zaten adalar genelde böyle olur) bakarsanız tarıma hiç uygun değil, evler de bu engebeli araziye yapılmış, otobüsle o virajlı, engebeli, yokuşlu yollardan geçiyoruz, bakıyorum o dik yamaca adam ev yapmış, kapısının dibine tarla yapmış, ekmiş, biçmiş, o yokuşta nasıl ürün yetiştiriyor anlamak mümkün değil.
Demek ki, yaparsan oluyor, onun için bu adanın dışarıdan hiçbir tarım ürününe ihtiyacı yok, her şeylerini kendileri yetiştiriyorlar, yokuş, engebe, engel tanımıyorlar.
Aklıma bizim Giresun geldi. “Burada düzlük yok, fazla tarım alanı yok” diyoruz, ama tarım yapmak için düzlüğe gerek olmadığını da kendi gözlerimle görüyorum.
Adanın her tarafı ağaçlık, bol bol da okaliptüs ve kestane ağacı var.
Şarap üretimi de önemli gelir kaynakları arasındaymış.
Gelelim adanın turistik potansiyeline.
2012 yılında bir milyon turist ziyaret etmiş. Bence yakınında Kanarya adalarının olması, Funcal için bir dezavantaj çünkü herkes şöhretinden dolayı diğerini tercih ediyor, oysa Funcal daha cazip.
Gelelim adanın turistler için cazip olan taraflarına. Alışveriş olarak epeyce bir potansiyeli var, her yerde olduğu gibi ünlü markaların olduğu bir çarşısı, küçük hediyelik objelerin satıldığı bol miktarda dükkan ve el emeği ürünler…
El emeği ürünlere ayrı bir satır açmak lazım.
Dünyanın neresine giderseniz gidin (buna ülkemiz de dahil) el emeğinin değeri ayrıdır. İşte Kanarya adaları (Tenerife) ve Funcal'da el emeği örtü, mutfak eşyaları (perde vs.) satan çok sayıda mağaza bulunmaktaydı. Hanımlarımızın evlerde yaptıkları ustalık isteyen dantel . Angles tarzı örtüler, masa servisleri, sehpa örtüleri, mutfak objeleri, bunlar bir sektör olmuş satışa sunulmuştu.
Elbette bir örtüde el işlemesi ne kadar çoksa, fiyatı da o kadar katlanıyordu.
İşte o zaman Giresun'lu hanımları ve Anadolu kadınını bir kez daha takdir ettim. Çünkü satılanlara bakarak, evlerimizde, masa üzerlerinde bir hazine yattığını söyleyebilirim, hem maddi, hem görsel anlamda.
Bir de emlak fiyatlarına bakalım, Portekiz'e bağlı olan ve her şeyini kendi ürettiği için krizin uğramadığı bu adada merkezdeki evlerin ortalama fiyatı 250.000 EUR civarında. (Kriz yok ama pahalılık var galiba onun için dağların başında ev yapmışlar.)
Öğle sıralarında biz çarşıları dolaşmaktan vaz-geçmediğimizden beyler  bizden ayrılıp yemeğe gittiler ve son derece mutlu mesut döndüler, ifadelerine göre hayatlarında böyle balık yemeği yememişler. Yemeğin ismi “Muzlu balık.”
Evet, ne düşündüğünüzü duyar gibiyim, onlar da öyle demişler, “Biz Karadenizliyiz, muzlu balık yemeyiz” ama ısrar üzerine yemişler, bir yemişler bir daha da unutamamışlar.
Balığın ismi “Espada”. Denizin 200 metre altında tutuluyor, yağda kızartılıyor, ayrı bir tavada muz kızartılıyor, balığın üzerine çapraz şekilde konuyor, yanında garnitürle servis ediliyor. Çok lezzetliymiş. Fiyatı da çok makulmüş. Bize de kızdılar, “dükkan  bakacağız diye balığı kaçırdınız” dediler, ben zaten balık yiyemiyorum ama en azından görüntüsünü görmek isterdim.
Şimdi gelelim ilginçliklere.
Gezinin öğleden sonraki kısmında adanın sahil tarafına dönüyoruz ve teleferiklere binerek en yüksek noktaya çıkıyoruz. Tabi bu yolculuk sırasındaki manzarayı düşünün.
Tepede bizi bir sürpriz bekliyor. Dünyanın en yüksek ikinci uçurumu. Bu ne demek derseniz, en tepedeyiz, çok kalın bir cam teras üzerindeyiz ve 580 metre aşağıdaki harika körfezi bastığımız cam üzerinde görüyoruz. Bazılarımız gelip o cama basamıyorsa da, çoğumuz çıkarak ayaklarımız altında olan şahane manzarayı seyrediyoruz.
Buraya Cabo-girgo, dünyanın en yüksek ikinci uçurumu deniyor, birincisi Tayvan'da olup, 1.775 metreymiş.
O cam üzerinde bu duyguyu yaşamak, 580 metre aşağıda dalgaların sahile vuruşunu görmek çok güzel deneyimdi.
Bunu turizme artı olarak dönüştürdükleri için bu  insanları kutlamak gerek.Adadan son sürpriz ise en ilginciydi kuşkusuz. Yine tepe noktadayız. Bu sefer kaydıraklara bineceğiz. Aklıma çocukluğumuzda Osmaniye yokuşunda buzun üstünde naylon poşetlerle kaydığımız günler geliyor. İkişerli olarak tahtadan tekerlekli bir kaide üzerine oturtulmuş kaydırak arabalarına yerleşiyor ve başımıza ne geleceğini beklemeye başlıyoruz. Arabamızın her iki başında birer kaydırakçı beliriyor, arabanın her iki yanına bağlı ipleri tutarak yolculuk başlıyor. Birden kendimizi dar ve virajlı bir yokuşundan başından kayarken buluyoruz. Biz aracın içinde hızla yol alırken, her iki adamda kayışlarla aracı tutup koşarak bizi takip ediyorlar, daha doğrusu sürüyorlar. Acaba şimdi hangi duvara toslayacağız diye düşünürken önümüze virajlar çıkıyor, sürücüler ayaklarıyla patinaj yapıyor, araç dönüş yapıyor, o yokuş yine devam ediyor yolun yarısında bir bayan resmimizi çekiyor. Bana bir asır gibi geldiyse de meğer iki kilometreymiş ancak yokuş ve virajlı olduğu için tam adrenalin yaşıyoruz.
Şimdi sıkı durun, bu kısacık yolun sonunda, yolda çekilen resimler, ücreti mukabili fotoğraf olarak elimize veriliyor. Yani neredeyse bir dakikalık süre içinde çekiliyor, basılıyor ve satışa sunuluyor. İster al, ister alma.
Onun için bu adayı çok sevdim. Turizm potansiyelini çok güzel değerlendirmişler.
Gezinin sonu ve eve dönüş , bu kısımları anlatmaya gerek yok, sizlere gördüklerimden anlatmak istediklerim bunlardı.
Umarım keyif almışsınızdır.
Bir gezi daha böylece sona erdi.
Haftaya gündemimizde buluşmak üzere, mutlu ve esen kalın.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık