• 02 Ekim 2012, Salı 9:06
SedefErol

Sedef Erol

BİR KAHVE İÇİMİ
 Bugün, çene çalma, sohbet günü. Hani komşular bir araya gelir de kahve içerken oradan buradan sohbetleşir ya, işte ben de öyle yazacağım yazımı.
Zira işin içinden çıkamıyorum.
Şehitler, askerler, polisler, sivil vatandaşlar, içinde hepsi var, her akşam “Bugün acaba kaç kişi” korkusu ile haberlerin başına geçme olayı …
Sonuçlanan Balyoz davası ve yankıları…
Beklenen Yargıtay süreci.
Kafalar karışık ve dolu.
İşin içinden çıkamayınca ben de çareyi “şuradan-buradan” yazmakta buluyorum.
Hoş görün.
**
Efendim Brunei Sultanı'nın kızı bir memurla evlenmiş. Tayland Kralından sonra dünyanın en zengin kraliyet lideri Brunei Sultanı ve aynı zamanda ülkesinin Başbakanı Hassanal Bolkiah, kızı Prenses Hajah Hafizah Sururul Bolkiah'u kendisinden üç yaş küçük olan ve başbakanlıkta memur olan Pangiran Hajı Muhammed Ruzaini ile evlendirmiş. Gelin hanım otuz iki yaşındaymış. Sultanın binyediyüz odalı dev sarayında gerçekleştirilen nikah ve düğünde hiçbir masraftan kaçınılmamış, görkemli törende ülkenin tüm nikah gelenekleri yerine getirilmiş.
Brunei ailesi altıyüz yıldır ülkeyi yönetiyormuş ve sultanın servetinin yirmi milyar dolar civarında olduğu sanılıyormuş.
Ancak dünya birinciliğini de Tayland kralına kaptırdığını ekleyelim bu arada.
Brunei Sultanının geliri, ülkesinin petrol rezervlerine dayanmaktaymış. 
İşte insan sultan olunca, ülkesinin zenginlik kaynakları da kendisine ait oluyor.
Ya da sultan ve halkı öyle sanıyor, öyle kabul ediyor.
Bu küçücük beşinci sayfa haberini okuyunca beynimde birçok çağrışımlar oluştu. Birincisi geçen yıl gittiğimiz Norveç gezisi idi. Daha önce de yazmıştım. Kıyaslama açısından tekrarlayayım, Norveç şu anda dünyanın ikinci petrol ülkesi. Ancak sultanlık sistemi olmadığından gelir tek kişide toplanmıyor, ülkede yaşam standardı son derece yüksek. Ev hanımları bile emekli oluyor, asgari ücret dörtbin-beşbin euro civarında, altı çocuğun olduğu bir köye bile okul yapılıyor, belki bir kişi yediyüz odalı dev sarayda oturmuyor ama herkes yüksek yaşam standartlarından yararlanıyor.
Yani gelir, çalışan herkese adaletli bir şekilde dağıtılmış. Aynı petrol, aynı gelir ancak sosyal sistem farklı. İnsanların, ülkelerin yaşam biçimini, seçimini elbette eleştiremeyiz ancak gözlemleyip, gözlemlerimizi yazabiliriz sanırım. Önemli olan bir ülke halkının mutlu ve refah yaşaması. Irak halkı Saddam ile mutlu muydu bilinmez ama bugünkü hali ortada.
Neyse, yönetimleri eleştirmeyi bir yana bırakalım da, konumuza dönelim. Brunei Sultanı'nın kızının evliliği bana çocukluğumda izlediğim eski Türk filmlerini hatırlattı.
Zengin kız  fakir oğlan olayı.
Ancak onlar hiçbir zaman mutlu sonuçlanmaz, bizleri kan-yaş ağlatmadan bitmezdi.
Sonunda ya kız  ya erkek verem olur, ölür, yüreğimiz sıkışmış bir şekilde ağlaya ağlaya Saray sinemasından çıkıp evimizde dönerdik.
Ancak Brunei Sultanında tüm ülkeye yetecek kadar variyet olduğundan, “fakir oğlan” durumuna pek takmamış olmalı ki, başbakanlıkta memur olan bir delikanlıyı kızına damat olarak seçmekte bir sakınca görmemiş.
“Hanedan”, “Asalet”, “Ünvan” takıntıları olan Avrupa asilzadeleri evliliklerinde ise böyle bir birleşme söz konusu bile olamazdı, zira bir kraliyet mensubu ya da bir asilzadenin halktan biri ile evlenmesi, olduğu sınıftan dışlanması anlamına gelirdi, bunun en çarpıcı örneği İngiliz Windsor dükü ile düşesi idi ki sanırım hikayesini hepiniz bilirsiniz. İşte böylece zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış misali Brunei Sarayı'ndaki bu evlilik aklıma Türk filmlerini getirdiğinden sizlerle paylaşmak istedim.
Mutlu olmaları dileğiyle…
**
Eski Türk filmleri derken;
Çok sevdiğim, çok saygı duyduğum  bir film vardır:
“Selvi boylum al yazmalım.”
Türkan Şoray'la Kadir İnanır'ın oynadığı çocukluk ve gençlik dönemine damga vuran bir eser.
Müziğiyle, oyuncularıyla, en önemlisi mesajıyla hit olmuş bir yapım Selvi Boylum Al Yazmalım.
Sırf hayalimdeki büyüsü bozulmasın diye televizyon uyarlamasını izlemedim. Belki o da çok başarılıydı, ancak hayalimdeki görüntü değişsin istemedim.
Cengiz Aytmatov'un yazdığı, Ali Özgentürk'ün senaryolaştırdığı bu yapımda, köylü kızı Asya ile kamyon şoförü İlyas'ın aşkı anlatılsa da,  filmde (eserde) anlatılmak istenen bir aşk öyküsü değil aslında.
Aşk, fedakarlık, ihanet, emek, birçok duygunun verildiği bu muhteşem eserin finali anlatıyor bize gerçeği:
“Sevgi nedir,
Sevgi emek…”
Asya, deli gibi sevdiği, hala da sevmekte olduğu, ancak kendisine ihanet eden kocasını bırakıyor, zor günlerinde çocuğuyla ona sahip çıkan adama doğru yürüyor, onu seçiyor.
Aslında bu seçimi oğlu yapıyor.
Çünkü, onu bağrına basıp, hiçbir biyolojik bağı olmayan o adam büyütmüştür. 
Kendi gerçek babası ise başka bir kadın uğruna  onları terk edip gitmiştir. 
İşte Asya'nın vicdan muhasebesi:
Sevgi nedir…Sevgi emek…
Ve asıl sevdiğini bırakıp, sevgiyi hak edene doğru yürüyüş.
İlyas'ın (eski kocasının ) geride kalakalışı…
Muhteşem bir mesaj…
Gazetede “Selvi Boylum” ile ilgili bir haber var.
Senarist Ali Özgentürk, Türkan Şoray'ın rol aldığı reklam filmi nedeniyle reklamı çektiren bankaya dava açmış. Gerekçe “sevgi emektir” sloganının reklamda izinsiz kullanılması. Senarist kendisinden izin istenmediğini, istenseydi de izin vermeyeceğini belirterek, gerekçesini şöyle açıklıyor:
- Halka mal olmuş bir filmin reklam ve pazarlama ürünü olarak kullanılmasına karşı çıkardım, bu filmin diyaloglarını ben yazdım ancak banka reklamını bu diyaloglar üzerine kurmuş, üstelik benden izin almadan, emeğime yazık.
Gazetenin haberine göre istediği miktar bugünün rakamlarına göre cüzi sayılır.
Ali Özgentürk işin manevi boyutu ile ilgileniyor olmalı.
Son kararı adalet verecek olsa da, ben kendisine hak verdim doğrusu…
**
Gelelim günün son konusuna.
Beşiktaş'ın bitmeyen Q7 problemi. Malum ben Galatasaray'lıyım ama, onlar bilmeseler de her takımla yakından ilgiliyim.
BJK'nın elinde patlayan Quaresma'nın maliyeti dudak uçuklatıyor. Malum oynamıyor, oynatılmıyor, takım bulup gidemedi, yalnızca antrenman yapıyor. İşte durum:
Sezon sonuna kadar bir yere gidemezse klübüne beş milyon Euro'ya yakın para ödetecek, üstelik yalnızca antrenmana çıkarak.
Zamanında yaptığı anlaşma gereği hiçbir maçta oynamasa dahi yıllık üçmilyon yediyüzellibin Euro nakit parayı almaya devam edecek olan futbolcu, BJK'nın teklifi olan yıllık iki milyon Euro'dan üç yıllık anlaşmayı da kabul etmedi.
Yıllık ücretinin yediyüzellibin Euroluk vergisi ve onbirbin liralık aylık kirası da kulüp tarafından karşılanıyor.
Hesaplanmış, her bir antrenmanı Beşiktaş'a yirmibin Euro'ya mal oluyor.
Böylece bu problem de bir türlü çözülemiyor.
Aslında benzer sıkıntılar zaman zaman tüm kulüplerde yaşanıyor.
Nedeni, bir “isim” getirebilme uğruna, karşı tarafın her şartını kabullenme durumu.
İşler yolunda gitmeyince de , şekil A'da görülen sonuçlara ulaşılıyor.
Bugün Q7, dün başkasıydı, yarın başkası olacak.
Oysaki sahada isimler değil, yürekler oynuyor.
Yine şekil A'da görüldüğü gibi…
**
Sohbet güzeldi, en azından benim açımdan.
Umarım siz de keyif almışsınızdır.
Haftaya yeni konu ya da konularda buluşmak üzere…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık