• 12 Ağustos 2014, Salı 9:46
SedefErol

Sedef Erol

BİR BAŞKA DÜNYA NOTLARI (6)
 Siz bu yazıyı okuduğunuz sırada Türkiye'nin en popüler gündemi olan Cumhurbaşkanlığı seçimi tamamlanmış, onikinci Cumhurbaşkanı belirlenmiş olacak. Oysa ben yazımı, seçimden önce teslim etmekteyim gazeteme.
Bu nedenle, birkaç haftadır yazmakta olduğum Britanya adası-İngiltere gezisinden izlenimlerime devam etmek en doğrusu olacak.
Seçimlerle ilgili sonucu ise hep birlikte göreceğiz.
**
Büyük Britanya adasını, İskoçya'dan başlamak üzere yukarıdan aşağıya dolaşa dolaşa inip,Londra'ya kadar gelmiştik. Londra'yı Times nehrinin ikiye ayırdığını, yerleşik nüfusunun yüzde otuzbeşinin göçmen olduğunu, sokaklarda çok çeşitli milletlerden insan görüntüleri oluştuğunu, aslında bunların Londra'da yaşayanlar olduğunu da aktarmıştık.
Gelelim trafik durumuna. Araç çok ve kalabalık olmasına rağmen (nüfus yedi milyon, yine de İstanbul'la kıyaslanmaz.) herhangi bir trafik sıkışıklığı yok, şoför sağda oturuyor, trafik soldan akıyor. Rastladığımız Türk bir taksi şoföründen edindiğimiz bilgiye göre Londra'da taksi şoförü olabilmek için üç yıl eğitim görüp, sonunda bir dizi sınavdan geçmek gerekiyormuş. “Çok doğru bir uygulama” diye aramızda yorum yapıyoruz.
Otobüsümüzle tur atarken rehberimiz de Londra hakkında genel bilgiler veriyor.
Bunlardan birisi kriketin, İngilizler'in ulusal oyunu olduğu, 
Bir diğer bilgi de Britanya'da dört buçuk milyon Müslümanın yaşadığı ve yer yer camilerin bulunduğu.
Tam bunları anlatırken ünlü Hyde Park'ın etrafından geçiyoruz. Halka açık olan Hyde Park 625 hektar alan üzerine kurulu, içinde serbest kürsü var, Pazar günleri herkes istediğini konuşabiliyor, yalnız onun da bir sınırı var, üç şey yasaklı Hyde Park'ta:
- Konuşan ayağını yere basmayacak…
- Kraliçeye karşı konuşmayacak…
-Din hakkında konuşmayacak…
Rehberimiz bu bilgileri verene kadar ben Hyde Park'ta isteyen istediğini söyleyebilir sanırdım ancak gördüğünüz gibi orada da sansür uygulaması ve kısıtlamalar bulunmaktaymış. (Bu satırlardan sansürü meşru kılmaya çalıştığım anlamı çıkarılmasın lütfen)
Bu arada Londra'nın yüzde yirmisinin parklardan oluştuğunu öğreniyor ve beton yığını haline gelen canım İstanbul'umu hatırlıyorum. (1960-1970'lerde çevrilen eski Türk filmlerini izleyin ve bugünkü İstanbul ile kıyaslayın, tarihi eserler, muhteşem mimarili camiler bile betonların arasında kayboldu.)
**
Londra turumuza devam ediyoruz, ünlü Ritz  otelden geçiyoruz, İngilizlerin meşhur beş çayı için Ritz otelden altı ay önceden yer ayırtmak gerekiyormuş, üstelik bu beş çayı kişi başı kırksez sterlinmiş! (Bir sterlin 3,7 lira) Artık otelin önünden geçerken yapılan esprileri tahmin edersiniz!
Ünlü Piccadily caddesinden geçerken İstanbul'da çok şubesi bulunan “Kahve Dünyası”nın önünden geçiyor, sanki durup da bir Türk kahvesi içebilmiş gibi seviniyoruz!
Şimdiki durak Trafalgar meydanı. Otobüsten inip meydanı turlamaya çıkıyoruz. Yerel sanatçıların yaptığı çeşitli objeler, heykeller var, anlamı da şu:
Diana'nın vefatından sonra Halk bu meydana Diana'nın heykelinin dikilmesini istemiş, Kraliçe izin vermemiş, ancak yerel sanatçıların çalışmalarının sergilenmesine izin çıkmış, bunun üzerine sanatçılar geçici heykeller koyuyorlar, örneğin bir eser altı ay kalıyor, sonra başkası konuyor. Benim meydanda en beğendiğim, kocaman mavi bir horoz heykeliydi, büyük bir sütunun üzerine yerleştirilmişti.
Tüm bunlar Diana'nın anısına yapılıyor. İngiltere'de baskın olarak hissettiğim, halkın Diana'yı unutmadığı ve Kraliçe ailesi ile Diana ikileminde tercihini Diana yönünde kullandığı oldu.
Trafalgar meydanının ortasında ünlü Waterloo savaşını simgeleyen bir havuz, içinde de bir heykel bulunmakta. Meydanda her grup istediği aktiviteyi yapabiliyor, örneğin bir köşede dev bir çadırda Hintli'ler dini bir festivale hazırlanıyorlardı.
Trafalgar meydanını bu kadar anlatmamın bir nedeni var, o ünlü alan, rengarenk, sanatçılarla açılmış, etnik gruplara yer ayrılmış, tabi tıklım tıklım turist dolu, sanat ve sanatçı dolu, görkemli, rengarenk bir alan.
Trafalgar meydanının etrafı ise İngiliz Milletler Topluluğu'nun binaları ile çevrili, hükümet ve bakanlık binaları da burada bulunmakta, binalar eski olmasına rağmen son derece ihtişamlı ve şu anda da kullanılmakta. Aslında bu binalar için “eski” kelimesi yerine “tarihi” demek daha doğru olur, yurt dışı gezilerimden üzülerek edindiğim bir izlenim: Tarihlerine sahip çıkarak yaşatan ülkeler bugün bunu artı değere dönüştürmenin keyfini çıkarıyorlar, ben de dahil olmak üzere kimse beton yığını görmek istemiyor, Edinbugh gibi tarihi dokularını yaşatabilmiş, bugüne taşıyabilmiş şehirler haklı olarak zihinlerinde farklı bir yere oturuyor.
Londra turumuza devam ediyor ve ünlü big Ben saat kulesine ulaşıyoruz. Gerçekten muhteşem bir görüntüsü var, özelliklerini öğrenince de şaşırıp kalıyoruz, şöyle ki;rehberimiz “aşağıdan öyle göründüğüne bakmayın, bu saatin yelkovanı dört buçuk, akrebi ise üç metre uzunluğunda” diyor, böylece saatin ne kadar yüksek olduğunu o zaman anlıyoruz. Londra gerçekten çok güzel bir şehir, renkli, görkemli, düzenli, metro yaygın, ki çok kullandık, sokaklar her çeşit insanla dolu, Hintli, Çinli, Japon, Türk, İngiliz, İskoç vs. Daha önce anlattığım gibi bunların çoğu Londra'nın yerleşik göçmen halkı. Baştan çok göçmen almış Londra, sonra başedememiş, diğer şehirlere nakletmeye başlamış yeni gelenleri.
Bir şehrin nüfusunun bu kadar karmaşık milletten olması iyi bir şey mi, değil mi karar veremedim.
Görüntü çeşitliliği güzel de, rehberimiz artık hükümetin bu göçmen konusuyla başedemediğini söylüyor. 
Bunu da zamanında bu politikaları uygulayanlar düşünsün diyerek, haftaya devam etmek üzere bugünlük satırlarımızı noktalayalım sevgili okurlar.
Sağlık, mutluluk, güzel günler, aydınlık bir gelecek dileğiyle…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık