• 08 Temmuz 2014, Salı 9:20
SedefErol

Sedef Erol

BİR BAŞKA DÜNYA NOTLARI (2)
 İlk bölümü okumayanlar için kısa bir not aktarayım:
Bu bir gezi yazısı serisi, kısa bir süre önce Birleşik Krallık ülkelerine (İskoçya, Galler, İngiltere) yaptığım geziden aldığım notları aktarmaktayım. Amaç farklı dünya ve kültürlerden edindiğim izlenimleri siz dostlarımla paylaşmak.
Geçtiğimiz hafta ilk durağımız İskoçya'nın ikinci büyük şehri olan Edinburgh idi. İkinci büyük şehir olduğuna bakmayın, aslında İskoçya'nın gözbebeği diyebilirim, bu gezide bir Londra, bir de Edinburgh beni en çok etkileyen oldu, ayrıntılarını geçtiğimiz hafta belirtmiştim.
Edinburgh'dan kalan birkaç notu daha ekledikten sonra diğer şehirlerle turumuza devam edeceğiz.
İskoç erkeklerinin bir eteklik olayı var bilirsiniz, biraz ondan bahsedeyim.
Yolda-sokakta insanlar normal kıyafet giyseler de, arada bir etekli bir adam da görmek mümkün oluyor, bu onların geleneksel kıyafeti bildiğiniz gibi, ancak şimdi daha çok törensel durumlarda kullanılıyormuş.
Örneğin damat kıyafeti olarak…
Yerel rehberimiz de bu kıyafetten giymişti, üzerinde uzun uzun inceleme şansımız oldu.
Kareli kumaştan dize kadar bir etek, üzerinde gömlek, yelek ceket ve kravat, altında dize kadar çoraplar.
Çorapların dize gelen bölümünde eteğe uyumlu olan kareli püsküller sallanıyor. Ayrıca çoraplardan birinde, çorapla bacak arasında küçük, kınına saplı bir bıçak takılı, sadece sapı görünüyor, bu da kıyafetin tamamlayıcısıymış.
(Bu kıyafete kilt deniyor.)
“Eteklik giyen İskoç erkeği”nin sırrı şu: Çok eski yıllarda İskoçlar çuval şeklinde bütün elbiseler giyerlermiş, sonra beline bir kemer takmışlar,  üzerinde bir takım değişiklikler yapmışlar, derken zaman içinde yukarıda anlattığım hale dönüşmüş. Dediğim gibi, bu kıyafet şu anda yalnızca sembolik olsa da sokakta zaman zaman giyenleri de gördüm.
Gayda'ları var meşhur, yolda bir adam çalıyordu, sesi aynen bizim tulum, bazen İskoçlarla akraba mıyız acaba diye düşünüyorum.
Edinburgh'un bir özelliği de Asya'dan çok fazla turist almasıymış.
Gelelim kaşmir olayına.
Her taraf yayla ve her taraf koyun-kuzu olduğuna göre, kaşmir ürünleri satışı almış yürümüş. Aşağıda anlatacağım viski fabrikasını ziyaret vardı programda, ben ona gitmedim, belki bir kaşmir ürünü satın alırım diyerek çarşıda turlamayı seçtim, bütün kaşmir dük-kanlarına girdim-çıktım, kaşmirin giyinilecek her türlü mamulünü yapmış-lar ancak sterlin üzerinden olan  fiyatların yanına yaklaşılır gibi değil. Ucuz olanları güzel değil, iyi olanları ise çok pahalı. Şöyle anlatayım;iyi bir kaşmir kazak ikiyüz sterlinden başlıyor o da en az yediyüz milyon. Sonunda bir atkıyla işi bağladım, ne de olsa Edinburgh anısı.
Viski fabrikasını ziyaret etmediysem de dönenlerden meşhur İskoç viskisi hakkında biraz bilgi ediniyorum;ana maddesi arpa olan viski mutlaka İskoç suyundan yapılıyormuş, asla başka bir su kullanılmıyormuş.
Otobüse doluşup, Kraliçe İskoçya'ya geldiği zaman kaldığı şatoyu görüyoruz. Kraliçe ziyareti sırasında bir hafta kalıyormuş burada.
Galler ve İskoçya İngiltere'ye dış işlerinde bağımlı olduğu için Kraliyet ailesinin buralarda mekanları, şatoları var, yıllık olarak ziyaret edip, gelip kalıyorlar.
Yoldan geçerken güzel bir anıta çekiyorlar dikkatimizi.
İskoçların ulusal kahramanı William Wallace (Cesur Yürek filminde Mel Gibson canlandırmıştı bu karakteri) için dikilmiş bu anıt.
Otobüsümüz kırmızı ışıkta beklerken önümüzde daha önce görmediğimiz çok hoş bir manzara beliriyor.Öğretmenler üç-dört yaşındaki kreş çocuklarını karşıdan karşıya geçiriyor ama bakın nasıl:
Çocuklar birbirlerine kalın plastik bantlarla bağlı, bu bantların bir ucu baştaki, diğer ucu sondaki öğretmende, grup halinde yürüyorlar ancak hiçbirinin koşup kaçma tehlikesi yok, araba altında kalma şansı yok,düşünün rengarenk bantlarla birbirine bağlı bir sürü küçük çocuk, ne hoş bir görüntü. Onlara yeşil ışık yanınca öğretmenleri eşliğinde karşıdan karşıya geçtiler. Sevimli bir ördek sürüsü gibi neşe içinde gittiler. Bu yöntem bizim de çok hoşumuza gitti.
Edinburgh'a ait son bir not daha;aslında tüm ada için geçerli diyelim: Masaya getirilen tüm ekmekler, üzerine tereyağı sürülmüş olarak geliyor, kuru ekmek dilimi adeti yok buralarda, yemeğin yanında ağzınıza bir lokma ekmek atacaksınız, üzeri tereyağlı. Dilimliyorlar, üzerine tereyağı sürüp öyle sunuyorlar. En sonunda bir lokantada özel olarak söylemek zorunda kaldık “tereyağı istemiyoruz” diye.
Bu konuyla bir ilgisi olmamakla birlikte, şunun da not düşeyim;Kuzey Denizinden onca petrol çıkarılmasına rağmen, benzin fiyatları ucuz değil, ancak bizden farklı, kazançlarının çok daha fazla olması.
Edinburgh ziyaretimizi tamamlayıp İskoçya'nın en büyük şehri, ticaretin merkezi, iki milyon nüfuslu Glasgow'a hareket ediyoruz.
Glasgow'un ayrı bir özelliği var, eski Galatasaray'lı futbolcu Tugay Kerimoğlu Glasgow Rangers takımında uzun yıllar oynamış, çok da başarılı olmuştu. Zaten Glasgow'da dolaşırken hep Tugay'ı hatırladım, ne de olsa burayı artık karış karış ezberlemiştir. 
Glasgow'a girişte rehberimiz bizi epey güldürüyor, şu restauranta dikkat edin diyor: İsmi Hary Ramsden's. Özelliği de şu: Dünyada bir günde birbirinden farklı on kişinin birden zehirlendiği tek lokantaymış. Yani bunu başarmışlar, on farklı yemek çeşidiyle, on ayrı insanı zehirlemiş ve Guiness Rekorlar Kitabına girmişler! Doğrusu hiçbir işyeri böyle bir nedenle rekor sahibi olmak istemez!
Rehberimizin anlatımına göre İskoçya'da asgari ücret sekizyüz sterlin olup (üçbin liradan azbirşey eksik) saatbaşı ücreti hizmetler sektöründe ez az altıbuçuk sterlin - ki daha az veren saptanırsa büyük ceza ödemek zorunda kalıyormuş. 65 yaş üstü çalışan- çalışmayan herkes maaş almakta olup , miktarı çalışıp, çalışmama durumuna göre değişiyormuş. Üniversitelerin ücretsiz olduğunu geçen hafta yazmıştık, ancak yabancılara ücretliymiş, o da yıllık dokuzbin sterline kadar çıkabiliyormuş.
Glasgow'un tamamı Edinburgh gibi 1800'lü yılların evlerinden oluşmuyor, eski ve yeni binalar içiçe, o nedenle Edinburgh'da yakaladığım o büyü burada biraz bozuldu diyebilirim, çünkü diğer taraf maket şehir gibiydi, buraysa eski yeni birbirine karışmış, bunun da bir nedeni var, liman ticareti yapılan Glasgow'a yüklü miktarda göçmen yerleşmiş, İngilizler de Londra'ya gelen birçok göçmeni zamanında Glasgow'a aktarmışlar böylece şehirde yeni binalar yapma zorunluluğu doğmuş ancak şehrin tarihi yapısı da biraz bozulmuş, eski ve yeni birbirine karışmış.
Bu olay 2000'li yıllardan sonra gerçekleşmiş.
Yine de Glasgow da görülmeye değer bir yerdi diyebilirim.
Bir ilginç not daha, İskoçya'da evlenme yaşı bazen 16-17'ye kadar inebiliyormuş, diğer taraflarda bu mümkün olmadığından, İskoçya-İngiltere arasında bir nokta var, otobüsle oradan geçtik, erken yaşta evlenmek isteyenler gelip orada evlenip tekrar kendi taraflarına dönüyorlarmış …
İskoçya'dan aklımda kalanlar;
Yemyeşil çayırlar,
Ağaç haline gelmiş rengarenk yayla çiçekleri,
Serin, yağmurlu bir hava,
Sıcak, güleryüzlü, misafirperver insanlar,
Eylül ayındaki bağımsızlık referandumu,
Tereyağlı ekmekler,
Kilt giymiş erkekler,
Sıcakkanlı şoförümüz Peter
Ve muhteşem Edinburgh…
**
Dilerseniz, haftaya Liverpool'da kaldığımız yerden devam etmek üzere sağlık ve esenlik dileklerimle… 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık