• 10 Kasım 2015, Salı 8:56
SedefErol

Sedef Erol

BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE BALTIK (11)
 Ağustos ayından beri yazmakta olduğum “Baltık ülkeleri gezisi”nin bugün son bölümü. Onbir haftalık süreç boyunca sizlere Polonya, Letonya, Litvanya, Estonya, Rusya-St. Petersburg, Finlandiya ve İsveç-Stocklhom'den izlenimler aktarmaya çalıştım. Bir ülkeyi tanımak ve anlamak bazen neredeyse yıllar alabileceğinden, yaptığım aktarımlar, gemimizin limanlara uğrama süresi olan birkaç saatte edinilen ön bilgilerden ibaretti. Ancak bu süreç zarfında rehberimizin aktardıkları, gördüklerimize eklenince, bilgi dağarcıklarımızda epeyce birikim olduğunu söyleyebilirim.
Sizlerle paylaştıklarım da, işte bu birikimlerdi.
Baltık ülkelerinin ülkemizde pek tanınmadığı ve turistik açıdan fazla tercih edilmediği konusunu daha önce yazmıştım. Ancak bu durum onların “turistik ülkeler” olmadığı anlamına gelmiyor, Koreli'ye de, Hintli'ye de Çinli'ye de, Amerikalı'ya da rastlamak mümkün, gayet geniş bir turistik yelpaze olduğunu söyleyebilirim.
Gezinin son bölümü olan İsveç-Stockholm'de kalmıştık. Stockholm, on dört adadan oluşuyor, iş merkezi olan asıl büyük adada pek ikamet edilmese de asıl canlılık ve yaşama orada. İnsanlar gündüz iş hayatlarını, eğlencelerini, alışverişlerini merkezde halledip, sonra diğer adadaki ikametgahlarına dönüyorlar.
Yaşam denizle iç içe olduğunda  ada ya da kara pek farketmiyor, tenderbot denen deniz ulaşım araçları halk otobüsü gibi her an, her yerde denizle iç içe yaşam öyle bir organize edilmiş ki, bu sulak alan hiç de sorun oluşturmuyor, deniz trafiği adeta kara trafiği gibi olmuş.
St. Petersburg'dan sonra diğer etkilendiğim şehrin Stockholm olduğunu yazmıştım. İlk nedeni, İsveç'e girerken yaşadığımız o mistik hava, geminin binlerce adacık arasından yol alarak Stockholm'e varışı, bu muhteşem şehrin de bir ada oluşu ve büyük gemilerin girişine müsait limanının olmayışı. Ya da yapmamışlar, isteyerek ve bilerek gemi açıkta demirliyor ve tenderbotlarla şehre iniyorsunuz. Bu da ayrı bir macera, işte akılda kalıyor ki yazıyorum, yani İsveç'te liman yapacak teknoloji yok mu, ama doğasını bozmuyor, şehrin karakterine zarar getirmiyor, seni de en rahat şekilde indirip, bindiriyor ücret talep etmeden.
Medeniyet bu olmalı.
Beni diğer etkileyen şey, St. Petersburg gibi sanat şehri oluşu.
Ayakkabı mağazası kadar neredeyse özgün sanatçıların eserlerini satan mağaza var.
Sanat demek, yaratmak, üretmek demek. Yaratıp üretirsen, gelişirsin, yetişirsin 
Neyse, ben Stockholm'u anlatmaya devam edeyim. Otobüsle şehir içi turu attıktan sonra merkezde otobüsten iniyor ve turumuza yayan devam ediyoruz. Serbest zaman veriliyor ve ana caddede buluşmak üzere dalıyoruz sokakların arasına.
Vitrinler, dükkanlar, markalar derken bir dükkan vitrini çekiyor dikkatimi. Bir takı dükkanı bu, değerli taşlarla dizayn edilmiş, son derece şık aksesuarlar, kolyeler, bilezikler, hepsi el ürünü belli, bir tanesi o kadar dikkatimi çekiyor ki, çare yok, dalıyorum içeri, İngilizce konuşarak fiyatını soruyorum, “Dörtyüzelli EUR….” Diyor, dükkan sahibi, seçtiğim ürünün fiyatının yüksekliğine kızarak yüksek sesle Türkçe sözler çıkıyor ağzından “Zaten ben gider en pahalısını seçerim!” Dükkan sahibinden yanıt: “Ya abla, sen de gittin, taşı en iyi olanı, en değerli malımı seçtin, madem Türksün hadi sana yüzde on indirim yapayım!” En güzel el işi ürünleri satan dükkan sahibinin Türk olmasından gurur duysam da, fiatından dolayı kolyeyi almaktan vazgeçerek sokakların arasında kaybolan ailemin arkasından koşturuyorum.
Stockholm'de götürüldüğümüz Wasa Müzesi'ni ilginç bulduğum için aktarayım.Koskoca, devasa, büyük bir mağaranın içine oyulmuş, karanlık bir bina.
Dev gibi bir gemi iskeleti.
Öyle büyük bir iskelet ki, öyle yüksek ki, bu iskeletinin tamamını görebilmek için bu mağaranın duvarlarına yapılmış merdivenleri tırmanmamız gerekiyor. Yanlardan merdivenleri çıktıkça, geminin daha üst taraflarını görebiliyorsunuz.
Geminin öyküsü şöyle:
Binaltıyüzlerde yapılmış ve Kral Gustav'ın yüzünden batmış şöyleki, Kral Gustav ekstra katlar istemiş, sonuçta gemi taşıyabileceği ağırlıktan fazla inşa edilmiş kralın talimatıyla, yani emir demiri keser hesabı olmuş ancak yüzdürüldükten itibaren yalnızca yirmi dakika su üstünde kalabilmiş ve hemen batmış. Denizdeki iskeletlerden elli kişinin öldüğü tahmin ediliyor. 
Gemi üçyüz yıl su altında kaldıktan sonra kendiliğinden su üstüne çıkmış. İşte bu talihsiz gemi için bu koskoca Wasa Müzesi yapılmış. Gemi müzede ayağa dikilebilmek için uzun süre onarılmış, rehberimiz onarılan kısımları gösterdi, ahşap olan geminin koyu yerleri ilk zamanından açık renk kısımlar ise restore edilen yerler.
Yani Kral Gustav'ın kaprisi, bir çok kişinin ölümüne neden olsa da şu anda İsveç'in turistik gelir kapısı olmuş zira müzenin içerisi turist kaynıyor, kapıda kuyruk, sıra bekleyip öyle giriyorsunuz, içerisi o kadar büyük ki geminin kaidesinin oturduğu yer neredeyse Giresunspor stadına yakın diyeyim, o derece yani. Böyle bir alan tıklım tıklım turist dolu.
Mesele şu, elindeki turistik altyapıyı değerlendirebilmek. Oysa ki Anadolu, kırık dökük bir gemi iskeletinin çok daha fazlasının üzerinde yer almakta….
* * * 
Gezimizin son durağı Stockholm idi.
Sonra Almanya'ya ve ülkemize dönüş….
* * * 
Sizlere iki aydan uzun bir süre boyunca, gördüklerimi, yaşadıklarımı aktarmaya çalıştım.
Dağarcığınıza ve hayal dünyanıza bir şeyler katabildiysem, yazdıklarımı ilgiyle okutabildiysem, ne mutlu bana…
Haftaya ülkemiz gerçeklerinde buluşmak dileğiyle…
İlk konumuz mu?
Yüzyıl kadın olarak yaşamaktansa, bir saat erkek (!) olarak yaşamayı tercih eden ünlü (!) Türk düşünürü..
Sağlıkla kalın,
Esen kalın,
Hoşçakalın…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık