• 03 Temmuz 2012, Salı 9:15
SedefErol

Sedef Erol

ACIKLI KOMEDİ
Sevgili babam, mizah tarzında yazardı. Hukukçuluğun ve avukatlık mesleğinin getirdiği birikimler, meslek hayatında karşılaştıkları, ona bol bol malzeme hazırlardı.
Bir de mizahi ustalığı buna eklenince, yazılarının tadına doyum olmazdı.
Devamlı kağıdı kalemi hazır olur, sizlere aktaracak değerde bir olaya rastlayınca eline gerçekten çok malzeme geçerdi. Ben de yirmi iki yıl bankacılık serüvenim boyunca oldukça trajikomik olaylara şahit oldum, yaşadım, kimi zaman güldüm, kimi zaman ağladım.
Ancak o zamanlar, bir gün babamın aramızdan ayrılacağı, onun misyonunu benim devam ettirmeye çalışacağım aklımın köşesinden bile geçmediğinden (zaten kim böyle bir şeyi planlayabilir ki) ne not tuttum, ne bir köşeye bir şey yazdım.
Aklımda kalanları da yazıya ilk başladığım günlerde sizinle paylaştım.
Şu anda iş hayatının içinde olmadığımdan doğal olarak ben de her an için mizah malzemesi bulunmuyor. Genellikle her hafta önemli bulduğum bir konuya değiniyorum.
Bazen de o her zaman yakalayamadığım “İlahi Komedya” ayağıma kadar geliyor.
İşte dün, öyle bir gündü.
Ve öyle bir günden kareler:
Oğlumla birkaç günlük İstanbul yolculuğundan dönmek üzere Sabiha Gökçen havalimanına giriş yapıyoruz. Uçağımız üçbuçuğu biraz geçe. (saati ve uçak ismini tam vermiyorum haksızlık olmasın) Güvenlik şeridinden geçip Trabzon uçağının olduğu yere geliyor, bekliyoruz. Biraz  sonra kapılar açılıyor, yolcuların yarısı alınıyor, bize sıra gelmeden kapılar kapanıyor. Yolcuların yarısı uçakta, yarısı alanda. Bir gariplik var, ama ne? Görevlilerde tıs yok. Böylece kimi içeride, kimi dışarıda bu bekleyiş onbeş-yirmi dakika kadar sürdükten sonra bayan görevlilerden şöyle bir açıklama geliyor:
- Uçakta bir arıza olduğu anlaşıldı, şimdi uçağa aldıklarımızı da geri göndereceğiz.
Kalabalık arasından, gürültüler, homurdanmalar, bağırışlar, çağırışlar…
-Peki şimdi ne olacak?
- Yetkili nerede, bize bilgi verin, sesleri…
Parasını geri isteyen, küfürlü konuşan, ne ararsan var. Bu arada itiraf edeyim kadınların sesi erkeklerden daha çok çıkıyor, şaşırdım .
Uzun bağırış çağırışlardan sonra haber geldi, o uçağa binmemize imkan yokmuş (iyiki), seferde olan bir uçak seferinin bitirince gelip, bizi o götürecekmiş.
Sonuçta iki saat ve üzeri rötar olacağı açıklandı, güvenlik kapısının önü hepten karıştı. Birisi bağırıyor:
- Bir daha bu şirketle gitmem, bundan sonra…
-…şirketle uçacağım.
Dediği havayolları rötarsız seferi olmaması ile ünlü.
Bir yaşlı amca hala duruma vakıf olamamış:
- Bizi niya koymadığız hapu uçağa diye avazı çıktığı kadar bağırıyor,
Ben;
- Amca uçak arızalanmış, binelim de hep beraber yere mi çakılalım diye dert anlatmaya çalışıyorum,
Oğlum bir yandan polemiğe girmeyeyim diye beni çekeleyip duruyor…
Halbuki ben polemiğe girmiyor, görevli çocukların haline acıdığımdan yolcuları sakinleştirmeye çabalıyorum.
Alanda bir sürü küçük çocuk vardı, çocuklar ne ağladı, ne yaramazlık yaptı, hiç sesini çıkarmadan oturdu, ama yetişkinleri hiç kimse zaptemedi.
Biz de mağdur olduk, ama sesimizi çıkarmadık. Yani illa arızalı uçağa bineceğiz diye tutturacak halimiz yok. Bu işin şakası da yok. İnsanları bindirip tekrar indirdiklerine göre çok önemli bir arıza çıkmış olmalı. Asıl o uçağı kaldırmayanı kutlamak gerek. Şimdi Laz milleti diyeceğim, bizi de öyle sayıyorlar.
Neyse biz iki saati tükettik, döndük tekrar aynı yere. Tabi kapılar değişmiş, havale edildiğimiz diğer kapıya gittiğimizde baktık aynı tas, aynı hamam. Ortada uçak falan yok, kavga katsayısı yükselmiş, demin sakin olanlar da sükûnetini kaybetmiş, birileri bağırıyor, diğerleri dinliyor.
Bu uçağa bindirilmeyi bekleyen tekerlekli sandalyede bir hanım vardı. İlk gördüğüm anda bayağı üzülmüştüm. Orta yaş civarında, normal kiloda bir insan. Sandalyeyi de arkasından bir delikanlı itiyor. İçimden:
- Yazık, kaza falan geçirmiş herhalde, bu yaşında ki, daha genç sayılır, tekerlekli sandalyeye mahkum kalmış  diye geçirmiştim.
Bayan yine orada, herkes bağırıp çağırırken hışımla tekerlekli sandalyeden fırlayıp görevlilerin üzerine yürümez mi?
Benim için için üzülüp, neredeyse ağlamaklı hale geldiğim kadın, keklik gibi sekiyor! Yani güleyim mi, ağlayayım mı, ben de şaşırdım, zaten sinirler tavan yapmış.
Çok kilolu, obez insanların yürüyemediğinden  bu yöntemi kullandığını görmüştüm, özellikle Amerika'da, iki kişiden biri tekerlekli sandalyede desem yalan olmaz. Hatta:
- Ne kadar özürlü var demiştim de,
- Onlar kilodan yürüyemiyor demişlerdi.
Ama bu kadıncağız o sınıfa da girmiyor, şaştım kaldım. Belki de alanda öncelik tanınması için yapıyor bunu, ama değer mi?
Birisi arkadaşının düğününe Rize'ye gidecekmiş, saat 18.45, biz hala alandayız, bağırıp duruyor.
Diğeri iki aylık bebeğini komşusuna bırakıp sabah İstanbul'a gitmiş, öğleden sonra uçağıyla dönmeyi planlamış, o da bağırıyor.
Bu seferki  gürültü, öbür uçağın geç kalması nedeniyle.
Derken uçak geldi, kapı açıldı, bizi alacak olan uçağın merdivenlerini çıkıyoruz. Ben de içimden:
- Şimdi ne aksilik çıkacak acaba? Diye geçiriyorum.
Ve o da oldu. Biletimiz otuzuncu sırada, ama yeni gelen uçakta yirmisekiz sıra var. Tam sekiz kişi açıkta kalıyoruz. Herhalde bizim uçak uzunlamasına, bu da enlemesine, yani her sırada üç koltuk var. Numarasını tutturabilen oturuyor, bizim gibi açıkta kalanlar bekletiliyor. Açıkta kalanlar da birer birer bir yerlere yerleştiriliyor. Ancak bu sefer de  şu sorun çıkıyor:
Açıkta kalanlar aralara serpiştirildiği için yan yana bileti olanlar ayrı düşüyor. Tabi yine kıyamet kopuyor:
- Yok ben hanımımdan ayrı oturamam,
-İki çocuğum birbirinden ayrılamaz, bana ne biz bileti öyle aldık,
Neyse, o oraya, bu buraya derken herkes yerleşti sanıyoruz ancak uçak yine kalkmıyor, meğer bir kişi açıkta kalmış, benim de artık beynim durmak üzere, kaptanın söylediklerini bile algılayamıyorum.
Derken, havalanıyoruz…
Artık bitti…diyorum. Bir de sağ salim yere inersek tüm çektiklerimi unutacağım.
Bitiyor da, harika bir finalle.Yanımdaki beş aylık bebekli bayanın bebeğinin büyük tuvaletini annesinin ve benim üzerime sızdırmasıyla. Yolculuğumuz da sona eriyor.
Eh o kadar maceranın da böyle bir finali olacak.
İstanbul'da.
Evden çıkış öğlen oniki, Giresun'da eve varış gece oniki. Artık biz rahat rahat uçakla geldik!
Olumlu bakalım ve sağ salim geldik diyelim.
Bu yolculukla ilgili çıkardığım sonuçlar:
- Karadeniz insanı çok çabuk sinirleniyor
- Sinirli insan mantıklı düşünemiyor.
- İnsanların da haklı olduğu noktalar var, arıza olabilir, gecikme olabilir, önce bunca insanın karşısına doğru cevap verebilecek bir muhatap çıkarmak gerek.
- Saatlerce bu insanları aç, susuz havaalanında bekletmişsin, parası olan var, alan var, almayan var, hiç değilse uçağa alınca bir su, bir kraker ikram yap da o insanların gönlünü al.
Uçağın rötarı ya da arıza şirketin elinde olmayabilir, ama ikram yapmak (özellikle bu istisnai durumda) o şirketin elinde.
Zaten bunu da bütün yolcular dile getirdi.
Büyük bir şirket, küçük düşüncelerle yönetilemez.
Bir çay, bir kahve çok küçük ama, yeri geldiğinde çok büyük.
Yapmadılar,
Yapamadılar…
Parayla çay-kahve satmaya kalktılar, alan olmadı.
Kaptan uçaklarda yapılan olağan konuşmasıyla seslendi:
….havayollarını tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz.
Bu anonsa karşılık yolculardan yükselen nazik(!) kelimeleri siz tahmin edersiniz…
Bir yolculuk da böyle sona erdi, başı, ortası ve sonu  banda alınıp film diye gösterilse rahat izlenir, bir ödül bile kapabilirdi…
Haftaya buluşmak üzere…

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık