• 30 Eylül 2019, Pazartesi 16:35
ÖzcanTemel

Özcan Temel

SÎ-NÂME MESNEVİSİ

15. Yüzyıl 21. Yüzyıla taşınabilir mi? Zaman olarak “hayır!” fakat anlatı, madde, varlık, kalıt olarak “evet”.  Saray,  yapı, mabet, köprü, musiki, kültür, kitap… Bu ve benzeri iz bırakan tarih, kültür, yazın ve mimari varlıkları, yaşam değerleri bulunduğumuz yüzyılın ötelerinde de varlıklarını sürdürecekler. 15. Yüzyılda yapılan köprü, cami, han, bedesten,  kervansaray, saray ve eklentileri tarih ve kültür kalıtı olarak yaşamaktalar. 
Yine 15. Yüzyıl edebiyatının öne çıkan şair ve yazarları  Şeyhî, Ahmed Paşa, Süleyman  Çelebi, Ali Şir Nevâî; Hacı Bayram Veli, Kaygusuz Abdal, Eşrefoğlu; Avnî (Fatih Sultan Mehmet),Cem Sultan;  Sinan Paşa, Mercimek Ahmed antolojilerde, ders kitaplarında yer almaktadır. Bu dönem şairleri daha çok İran şiirinin etkisinde, şiirler kaleme almış. Şiirlerinde Avnî mahlasını kullanan Fatih Sultan Mehmed'in 'sana' redifli gazeli bu etkiyi tüm yalınlığı ile gözler önüne serer:
Eyleme gönlün gözün cevr ile Avnî'nin harâb
Dürr ü gevherler verir bu bahr ile kânım sana 
 Sevdiğine seslenir Fatih Sultan Mehmet: “Ey sevgili acılar, sıkıntılar vererek; eziyetler ederek gözlerimi ve gönlünü harap etme! Beni üzme!  Bil ki deniz gibi coşkun gözlerim, sana inciler saçar;  kıymetli madenlerin ocağı olan gönlüm sana mücevherler sunar”. Bu incelikli, nezaketli, zarafetli dil, İran şiirinden bir yansıma, iz düşümüdür. Gül, bülbül, inci, mücevher, servi vb. kavramlar üzerine kurulan Divan şiiri yıllarca bu dili kullanır…
Bir de bu dönemde yaşamış, kaleme aldığı şiirlerden oluşan divanının bir nüshası yurt dışına çıkarılmış (Paris Uluslararası Kütüphane) diğer bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'nin tozlu raflarında kalmış İznikli Hümâmî vardır. Üzücü olan şu ki geçmiş yıllarda kültür ve yazın varlıklarımızın değerini, önemini yeterince kavrayamamışız; bunların bir şekilde yurt dışına çıkarılmalarına göz yummuşuz. Bir üçüncü nüshasından söz edilen bu dönemin ünlü Dede Korkut de yurt dışı kütüphanelerinde bulunmaktadır.  Bir önsöz ve on iki öyküden oluşan nüshası Dresden Kral Kitaplığında; altı öyküden oluşan kısa nüshası Vatikan Kitaplığı'ndadır. 
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde,  üzerinde bir yılı aşkın çalıştığım ve 1982 yılında kabul edilince, son sınava girmeye hak kazandığım bitirme tezim, bin üç yüz beyitten oluşan İznikli Hümâmî'nin “Sî-Nâme mesnevisi idi. Aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen aklım daima bu tezimdeydi. Eksik ve kusurlarını gidererek tezimi kitaplaştırma düşüncesi daima beynimi yoruyordu. Bir çıkış yolu arıyordum. O da oldu. Son iki yılımı bu mesnevi üzerinde çalışmakla geçirdim.  Bir anlamda, müstensihin yer yer özensizliği ile zor okunan el yazmasını yeniden, aslına uygun olarak gün yüzüne çıkardım. Bununla da yetinmedim, kitap olarak bastırdım. Bir anlamda tescillendirdim. 15. Yüzyılda tozlu raflarda kalan bir el yazması mesneviyi 21. Yüzyıla taşımanın erincini yaşadım. Mutluyum. 
'Otuz Mektup' anlamına gelen “Sî-Nâme” mesnevisi, İranlı şair Emir Hüseynî'nin bir eseridir. 15. Yüzyıl Divan şairi İznikli Hümâmî, bu özgün eserden yola çıkarak, bir anlamda kendi “Sî-Nâme”sini oluşturmuş. Bunu,  çalıştığım nüshanın 53 a/ 8. beytinde şöyle açıklar: “Acem dilinde bu hûb dâsitânı / Hüseyni düzmiş idi buldum anı”. Yine aynı nüshanın 53 b / 22. beytinde “Velî ben Türkî derdüm çün nihâdum / Münâsib pes kodum Sî-Nâme adun” der. İslam Ansiklopedisi'nde (cilt 8. Sayfaz213),  mesnevinin, Vezir Halil Paşa'ya sunulduğu bilgisi yer almaktadır. 
El yazması mesnevinin bilinen iki nüshasından biri İznikli Hümâmî, Sî-Nâme, (839 Hicri/ 1435 Milâdî) bilgisi ile Süleymaniye Kütüphanesi'nde, (Hacı Mahmud Efendi, 3961/1 / Mikrofilm Arşiv No: 3610/1) bulunmaktadır. Diğer nüshası, Paris National Bibloteque'dedir.
Mikrofilmini alarak üzerinde çalıştığım Sî-Nâme, Süleymaniye Kütüphanesi'nde kayıtlı bulunan nüshadır. Elli dört varakta (1b- 54a) istinsah edilen (elle çoğaltılan) eserde, toplam bin üç yüz on bir beyit bulunmaktadır. 15b'de yer alan son beyit ile 16a'da yer alan ilk beyit aynıdır: “Serv- kaddüni görüp boynuna salındugı-çün / 'Anberünün göreli 'anber-i terden güniler”.  Bu durum göz önüne alındığında toplam beyit sayısının bin üç yüz on olduğu görülür. Bitiş sayfasında, “Temmet bi'avni'l- meliki'l- Mennan fi evâhir-i rebî'ü'l-evvel sene 998” notu düşülmüştür. Buradan anlaşılacağı üzere, Hicri 998 senesinin üçüncü ayının (Hz. Muhammed'in doğduğu ay) son günlerinde her şeyi yaratan Allah'ın yardımı ile bitirildi, denilmektedir. Müstensihin düştüğü bu tarihin miladi takvimdeki karşılığı 1589'dur. Harekeli nesih ile yazılan mesnevinin ilk beyti “Bî-hamdi'l- vâhidi'l- ahadü'r- rahîm / Te'âle'llahü sübhanehü'l- kerîm”,  son beyti “Hüdâya rahmet idüb eyle merhûm / Etme ki du'âdan beni mahrûm”dur.
Mesnevinin yüz otuz sekiz beyitten oluşan ilk kısmında, sırasıyla “tevhid, münacât, nâ't”  bölümleri yer alıyor.  Ardından gelen “Ela iy” ünlemeleriyle başlayan “agâz-ı dâstân” bölümünde, âşık ile maşuk, bugünün diliyle seven ile sevilen arasında geçen aşkın zorlukları, âşığın çileleri, sıkıntıları; maşukun (sevgili) nazları, işveleri, acı çektirici tutum ve davranışları işleniyor. Her kıssanın bitiminde, 'gazel-i münasib' adı altında, konuyla uyumlu yirmi sekiz gazel yer alıyor. Mesnevi “hatime” bölümü ile son buluyor. Bu bölümün 37 ve 38. beyitlerinde Hümâmî mesneviyi kaleme almaktaki muradını açıklar:
Dahı oldur bu sözden kim murâdum
Okuna hayr-ıla anunla adum

Çü gidüb göremem dâd-ı fenadan
Analar ben Hümâmî'yi da'âdan
Hümâmî, 15.Yüzyıl Divan Edebiyatı şairidir. ll. Murat döneminde yaşamıştır.  İznik Doğumludur. Doğum ve ölüm tarihleriyle ilgili bilgi yoktur. İranlı şair Emir Hüseyni'nin aynı adlı mesnevisini,  lirik, coşkulu bir dille, araya kendi gazellerini de katarak “Sî-Nâme” adıyla yeniden kaleme alır. Konusu tasavvufi aşk olan ve “otuz mektup” anlamına gelen bu eserini, döneminin veziri Halil Paşaya sunduğu bilinmektedir.
Sehi Bey, “Heşt Behişt” adlı tezkiresinde, “nazmı latif ve tatlı, edası renkli, gazelleri şirin…”olarak tanıtır, Hümâmî'yi. Akıcı, söz sanatlarıyla zenginleştirilmiş, çağdaşlarına göre daha yalın bir dil ve anlatımla beyitler yazmaya özen gösteren Hümâmî, çağdaşı Şeyhî ve Ahmedî'nin gölgesinde kalan ikinci derece Divan şairi sayılmaktadır. Bu konuda, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş “Eski Türkiye Türkçesi” ( İst. 1997) adlı kitabında,  “Nazmı latif ve nefis;  edası rengin ve gazeliyatı şirin olmakla beraber, Hümâmî bu devrin ikinci derece şairidir ve Şeyhî'den sonra gelmektedir” çıkarımında bulunur. Yine aynı kitapta, on bir gazeline yer vererek tanıtır, şairi. Bunlardan biri de özledim anlamına gelen “sensedüm” redifli gazeldir:
Görmeyelden yüzini ben kim nigârum sensedüm
Ah u zâr-ıla geçer bu rüzgârdan sensedüm

Gül cemâlün gülşenin gül bigi arz it bana kim
Bülbül-i şûride-vâr iy gül-'izârum sensedüm
……
Firkatün yolında ben toprak anun-çün olmışam
K'ilede senden yana yiler gubârum sensedüm.
…..
Bu gazele redif olan “sensemek” sözcüğü tıpkı esrimek, sayrı, uçmak, gözgü vb. sözcükler gibi on beşinci yüzyılda kullanılan fakat sonraki yıllarda Arap ve Fars dillerinden alınan sözcüklerin yeğlenmesi ile günümüze ulaşamayan dil varlıklarımız gibi artık yaşamayan bir dil varlığımızdır. 
13. Yüzyılda Hoca Dehhanî ile başlar, Divan şiiri.  Uzun yıllar yoğurulduktan sonra 16.  Yüzyılda Fuzûlî ve Bâkî ile olgunluk dönemine (kemale) ulaşır. ; 17. Yüzyılda Nef'î ile taçlanır, Nedim ile yerelleşir; tuyuğ ve şarkı ile Arap ve Fars nazım türü dışında kendi kozasını örer;  18. Yüzyılda Şeyh Galip ile doruklara çıkar. Bu süreçlerde, imbikten süzülerek soyut duygularla, söz sanatlarıyla yüklü kendine özgü zengin bir şiir dili ve kültürü oluşturup önemli bir edebiyat hazinesine dönüşür.  Kuşkusuz kaleme aldığı şiirlerle bu derin ve zengin hazinenin gelişmesinde emeği ve katkısı olan bir şairdir, Hümâmî.
Mesnevi, “Ela iy” seslenmeleri ile başlayan bölümlerden oluşur. Mesnevi okundukça,  “nazmı latif ve şirin” bir şairin akıcı, lirik yer yer coşkulu bir dille beyitler kaleme aldığı kolaylıkla sezilir: 
Elâ iy âfitâb-ı hüsn-i meh-rû 
Visâlı fürkâtı derdine dârû
Özi başdan ayaga 'ışk u nâz 
Boyı cân bagına serv-i serefrâz

Kamu mahbûb-ı halka halk-ı mefhar 
Dil ü cân mihr-i mührine müsahhar

Dil ü cân bigi mahbûbum nigârum 
İki 'âlemde varum19 yog u varum

Selâm u ârzûmendi vü eşvâk 
Tapuna 'arz kılur cân-ı müştâk

Kabûl it iy şehinşâh-ı cihân-gîr 
Kim itmez dil ol takrîr ü tahrîr

Nigâra red kıluban ben garibi
İdersün kendüne mahrem garibi
     ……… 
Mesnevinin bölümleri arasına konuyla uyumlu gazeller yerleştirmiş, Hümâmî.  Bunlardan biri de “eyle gel” redifli gazeldir:  
İy yüzi gül gel cihân milkin gülistân eyle geld
Karşuna cân bülbülin ser-mest ü hayrân eyle gel

Gonca bigi olmuşam dil-teng bülbül gibi zâr
Gül yüzün bigi gam-gîn gönlümi handân eyle gel

İştiyâkundan dil-i divâne âşüfteddür
Bend ü zindânı ana çah-ı zenehdân eyle gel

Hurrem olsun haddunı göster cemâlun bigi cân 
Hâlumı zülfün bigi per-perîşân eyle gel

Bunca müddetdür ki hicründen çeker cânum cefâ 
Nicedir cevr idesin lutf u ihsân eyle gel

Sen gidelden oldı her derdüm ziyâde sitemüm
Derd-mendüm kim tabîbüm sen çü dermân eyle  gel

Bu  Hümâmî çün olıserdür  visâlün 'ıydinde
Yâr mahrûm olmasun hicründe kurbân eyle gel
İlk iki beyitte,  sevgili ve seven, gül ve bülbül mazmunu ile dile getirilir. Bu divan şiirinin önemli bir özelliğidir de. Şiirin diğer beyitleri bu iki mazmun üzerine kurulur:  Aşk, ayrılık, acı, özlem, sitem, kavuşma arzusu…  
Hümâmî'nin sıcak yer yer yakıcı beyitlerini okudukça, divan şiirinin büyülü atmosferine giriliyor. Bir anda yaşanılan zaman diliminden kopup yaşanmış zaman dilimine gidiliyor.  On beşinci yüzyıla, daha eski zaman dilimlerine…   


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık