• 05 Mayıs 2019, Pazar 18:20
ÖzcanTemel

Özcan Temel

PROMETE ADLI İKİ ŞİİR ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Divan şiirinden günümüze,  kimi ozanlar, hem doğu hem de batı mitolojisinin kahramanlardan esinlenerek lirik, didaktik şiirler kaleme almışlar. Bu bağlamda Türk şiiri oldukça zengindir.  Eski şiirimiz, daha çok Türk, Arap, Fars mitolojilerinden beslenmiş batıya açılan yeni şiirimiz Yunan ve Latin mitolojilerinden. Şiirinde mitolojik kahramana yer veren bir ozan da Tevfik Fikret.

                Sanat için sanat anlayışından, toplum için sanat anlayışına yönelen Edebiyat-ı Cedide topluluğunun önde gelen şairi Tevfik Fikret, ll. Meşrutiyet sonrası, toplumsal içerikli şiirler kaleme alır. Bunlardan biri de Yunan mitolojik kahramandan esinlenerek yazdığı “Promete”dir:

Kalbinde her dakika şu ulvi tahassürün

Minkâr-ı âteşînini duy, dâima düşün:

Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım?

Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayım?

Yükselmek âsumâna ve gülmek, ne tatlı şey!

                İlk iki dizede, gençliğe “Kalbinde her dakika şu yüce özleyişin ateşten gagasını duy ve düşün” diyor, Fikret.  Dizelerde ilgi, iki söz öbeği üzerinde yoğunlaşır: Yüce özleyiş ve ateşten gaga! Yüce özleyiş nedir? Ateşten gaga ne anlama gelir? Bunların açılımı sonraki dizelerdedir.

Yüce özleyiş; çağla ilgilidir. Bu bilim, sanat ve teknikle gelişme, ilerleme özlemidir. Bu alanda batıdan geride kalan Osmanlının durumu “Onlar niçin semada, niçin ben çukurdayım?” dizesiyle vurgulanır. Bilim, sanat ve teknikte aşama kaydeden, ileri giden batı ülkeleri ‘sema’; aşama kaydedemeyen geri kalan Osmanlı ‘çukur’ sözcükleriyle verilmiş. Bu simgesel bir anlatımdır.  Batı karşısında geri kalmışlığın toplumda yarattığı derin üzüntü “Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayayım?” dizesiyle dile getirilmiş.

Çukurdan kurtulmanın tek yolu, yine simgesel bir anlatımla sunulur: göklere (asuman) yükselmek ve gülmek! Bunu gerçekleştirecek olanlar, ışığa ve bilgiye özlem duyan milletin yarınlardaki adı bilinmeyen elektrikçisi gençlerdir. Ülkeyi kalkındırmak,  geliştirmek; bilim, teknik ve sanatta ileri taşımak için gençler, gelişmiş batı ülkelerine gidecekler; oradaki gelişmeleri öğrenip ülkelerinde uygulayacaklar. Sabır ve özveri isteyen bu yüce görevi,  yurt ve insan sevgisiyle yoğrulmuş yürekler yüklenebilir, ancak. Fikret de öyle söylüyor:  “…. aktâr-ı fikretin / Yüklen getir – ne varsa – biraz meskenet-fiken/ Bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen / Esmâr-ı bünye-hîzini; boş durmasın elin ”. Günümüz dille söylersek:  Gelişmiş düşünce ürete ülkelerde miskinliği, uyuşukluğu yıkan, ruhu, benliği, idraki besleyen, bünyeye güç veren ürünleri topla getir, elin boş durmasın.

Batıya gidecek gençler, Yunan mitolojik kahramanı “Promete”yi örnek almalıdır. Öyle ki insanlardan esirgediği ateşi Zeus’tan çalarak insanlığın hizmetine sunan mitolojik kahraman Promete, aydınlanmanın ve insanlığın kurtuluşunun simgesidir. Fikret “Gör dâimâ önünde esâtir-i evvelin (eski mit) / Gökten dehâ-yi narı (ateş dehası) çalan kahramanını” diyerek uygarlık özlemi içindeki gençlere yalnızca yol göstermekle kalmaz ümit, moral ve cesaret de aşılar.

Gökten ateşi çalıp insanlığın hizmetine veren Promete’ye Tanrı Zeus’un vereceği ceza korkunçtur. Kafkas dağlarında bir kayaya bağlanan Promete’nin ciğerini, her sabah bir kartal gagalayarak yer. Yenen ciğer, gece yeniden eski haline dönüşür.  Bu günlerce süren büyük bir işkencedir. Bir gün kahraman Herkül, kartalı öldürür ve Promete işkenceden, acıdan kurtulur.

Çıktığı yolda her türlü acıya, işkenceye katlanan Promete sonuçta ateşi çalarak insanlığa büyük bir hizmette bulunmuş.  Gençler de ülkesi için çıkacağı yolda, Promete gibi özverili olmalı; gerekirse her türlü zorluğa, acıya, çileye katlanmalıdır.  Ülkeye hizmet etmek, karşılık beklenmeyecek yüce bir görevdir. Şiiri şöyle bağlar Fikret: “Varsın bulunmasın bilecek nâm ü şânını”!

Konusu, yapısı, işlenişi, heyecanı, teması ile çok beğendiğim bir şiirdir, Promete. Daima umuda yakılan bir ışıktır; geleceği besleyen bir aydınlık… Asla bezginlik, yılgınlık, umutsuzluk yoktur dizelerde.  

Belki yazılmıştır, bilmiyorum. Bu başlık altında bir ikinci şiirle karşılaşmadım; ta ki “Aşkın Rengi Kırmızıdır” şiir kitabına ulaşıncaya kadar. Ali İhsan Kolcu’nun imzalayarak bana verdiği şiir kitabında Promete başlıklı bir şiirle yüz yüze geldim. Hem hoş bir rastlantı hem de güzel bir sürpriz oldu, benim için. Aralarında yüz yılı aşkın bir zaman dilimi bulunan bu iki şiir arasında gittim, geldim. Duygu ve düş denizine yelken açtım…  Derin maviliklerde duygusal anlar yaşadım. 

Edebiyat alanında çalışkan, üretken, başarılı bir akademisyendir, Profesör Kolcu, batı çizgisinde gelişerek dallanıp budaklanan şiirimizin önemli şairleri  Namık Kemal,   Abdülhak Hamit;  Oktay Rifat,  İlhan Berk, Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk, Cemal Süreyya, Sezai Karakoç, Behçet Necatigil ile ilgili akademik inceleme ve değerlendirmeler yapmış ve bunları ayrı ayrı  “………….   Poetikası” başlığı altında kitaplaştırmıştır. Bunların dışında da edebiyat üzerine kapsamlı, derinlikli çalışmaları bulunmaktadır. Hocamla ilk tanışmamız Aksaray Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde çalıştığı yılda, telefonla oldu.  Edindiğim “Cumhuriyet Edebiyatı l (Şiir) adlı kitabını okurken aldığım notları kendisiyle paylaşmış; kitabın çok değerli bir çalışma olduğunu söylemiştim.   Daha sonra Giresun Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki odasında, yüz yüze görüştük. Yalnızca dalında yetkin, sıcak, sempatik, içten, incelikli bir akademisyen değildir, Kolcu, bir şiir emekçisi, bir şairdir de.

Kitaptaki şiirler l. Yeni ile ll. Yeni arasında bir yerde duruyor. Daha doğrusu,  “Şiir, heyecanla aklın dengesini içerir. Heyecan, duygusal düzeydeki izlenimleri yoğunlaştırırsa, akıl bilgi düzeyindeki verileri şiire katar." diyen Attila İlhan’ın başını çektiği ‘Maviciler’in şiir çizgisine yakın duruyor. Benzetme, telmih ve diğer söz sanatlarıyla, çağrışımlarla; alışılmış, alışılmamış bağdaştırmalarla, özgün imgelerle yüklü küçük harflerle başlayan dizeler, bolca yer verilen asonans ve aliterasyonlarla sıcak bir musiki diline dönüşmüş.  Aşk, hüzün, ayrılık, yaşama sevinci, özlem, kaybolan değerler, gurbet, yalnızlık karşısında duyulan burukluk, acı vb. temalar yumuşak bir eda ile ilmek ilmek dokunmuş… İnsana, yüreğe dokunuyor dizeler…  İçinde şiir saklayan bulutların yağmurlarla ıslattığı duyarlı bir yüreğin atışlarını duyumsadım, sayfalarda. Ve Promete şiirini bir daha, bir daha okudum. Sayfanın sağına, soluna, altına notlar düştüm. Daha ilk dize “aşkın tanrısı benim” diyerek çekiyordu, halesine beni; aşk üzere gönül tellerim titriyordu…

artık aşkın tanrısı benim

aşkın ve korkunun kıyısına bağlıyım

aşkıma ve yeminime bağlıyım

seni çaldım onlardan,

krallardan, titanlardan, tanrılardan

insan denen cücelerden

gece gündüze gebeydi, tohum ağaca

devlerden, meleklerden, cinlerden çaldım seni

kendime aldım

                Özne, aşkın tanrısının kendisi olduğunu söylüyor. Bu söylem Yunan mitolojisindeki aşk tanrısı Eros’u çağrıştırıyor. Onlar dediği krallardan, tiranlardan, tanrılardan; cüce insanlardan, devlerden, meleklerden, cinlerden çalıp kendisine aldığını söylüyor, aşkı.  Bu bir anlamda aşkı kutsallaştırma ve yüceltmedir.  Bu konuda, Fuzûlî,  “Aşk imiş her ne var âlemde” diyor; Yunus Emre “Aşk gelicek cümle eksikler biter”.

                Şiirde, masal sarmalında sunulan Behçet Necatigil’in ‘tahkiyeli şiir’ dediği öyküsel bir anlatım var. Bu anlatımda, zaman ve yer kavramı boşlukta. Kişilerden biri ‘ben’ ile anlatılan hareketli özne; diğeri kapalı tutulan, betimlenmeyen, sevgili olduğu düşünülen ‘sen’!  Ben, aşk için her zorluğu, güçlüğü göze alarak savaşım veren sonuçta, istediğini elde ederek insanüstü güce yükselen bir mit. Öyle ki aşk ülkesinde cüce kalmaktan korkan özne, ‘sen’i görünce devleşiyor; yüceliyor, kralların ve tanrıların katına:

korkum aşkın ülkesinde cüce kalmaktı

seni gördüm ve devleştim aşkımdan

yüceldim kralların ve tanrıların katına

kaybettikçe sevdim seni hep inadına

onlara aşkı öğrettim aşkı ve ateşi

dağ gibi durmanın tadını öğrettim

acının ve korkunun kardeş olduğunu

terkedilmenin ölümcül bir ateş olduğunu

kaybetmenin bulmaktan zor olduğunu

kalmanın gitmekten daha imkansız

                İlk iki dizede, özneyle ilgili tezat kavramlar ustalıkla kullanılmış: cüce ve dev! Bu bir anlamda insanın zayıf ve güçlü yanlarını simgeliyor. Cüceyken zayıf, devleşince güçlü! Özne aşk karşısında cüce olmaktan yani zayıf kalmaktan korkuyor. Aşkta yoğunlaştıkça devleşiyor. Bir bakıma güçlü olmak aşka bağlıdır.   Düğümlenen, çözülen mücadeleler sonunda, aşka ulaşmakla kalmıyor; kendi dışındakilere de aşkı ve ateşi öğretiyor, özne. Şiirde geçen ‘aşk ülkesi’ söylemi, beni, masalımsı atmosferde işlenen Şeyh Galib’in “Hüsn ü Aşk” mesnevisine götürüyor.  Bu kurgusal mesnevide Aşk’ın yani sevenin Hüsn (güzellik) sevgiliye kavuşması için önce ‘kalp ülkesi’ne gitmesi, oradaki ‘kimya’yı, özü alıp getirmesi gerekir. Aşk, acının ve korkunun iç içe olduğu bu zorlu ve tehlikeli yolda dev, cin ve cadılarla karşılaşır; ateşten bir denizden geçer… Sonuçta mutlu sona ulaştığında anlar ki hüsn ile aşk aynı şeydir; ikilik değil birliktir. Yunus Emre’nin “Senlik benlik olıcak iş ikilikde kalur / İkilik dutan kişi niçe birike birle” dizeleriyle vurguladığı gibi hüsn olmayınca aşk; aşk olmayınca hüsn olmaz.  Kolcu’nun Promete şiiri ile Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk mesnevisinde ortak nokta ‘aşk’; kesişen kurgular olağanüstü güçler, çetin mücadeleler…  Şiirin üçüncü bölümü yine “aşkın tanrısı benim” söylemi ile başlıyor:

artık aşkın tanrısı benim

kalbi parçalanan ben her gün

kalbi büyüyen her gece

dolunay benim, Kervankıran ben

durmadan seni onlara anlatan ben

acısı büyüdükçe devleşen

insan denen cücelere aşkı öğreten ben

                Şiirde en çok vurgulanan, yinelenen ana motif ‘aşkın tanrısı benim’ söylemidir. Bu ana motif ile başlayan dizelerde Promete’nin kurgusu çözülüyor. Fikret’in şiirindeki Promete’in her gün ciğeri parçalanır, her gece ciğeri yeniden büyürken burada kendini Promete düzeyine çıkaran öznede, ciğerin yerini kalp alır.  Her gece kalbi parçalanıp her gün yeniden büyüyen; acısı büyüdükçe devleşen, olgunlaşan tek güç haline dönüşen özne, bencil değildir, vericidir.  İnsanlara aşkı öğretir. Verdiği uğraşlarla zorlukları aşarak mitolojik tanrı düzeyine yükselen özne bir anlamda acı çeken insanın da simgesidir. Acı kişiyi olgunlaştırır, yüceltir.  Ya da tersten söylersek acı ve çile çekmeden olgunlaşmak, yücelmek söz konusu değildir.

Tasavvuf ve divan şiirinde acı ile aşk;  bir başka söylemle acıdan yüce aşka yükselme önemli bir öğretidir. Tasavvufta “hamdık, yandık, piştik” söylemi olgunlaşmayı, insan-ı kâmil olmayı, ilahi aşka ulaşmayı simgeler. Bu Yunus Emre’nin şiirinde “Tapdug'un tapusında kul olduk kapusında  / Yûnus miskîn çigidük bişdük el-hamdüli'llâh” olarak dile getirilir. Fuzuli, ilahi aşka ulaşmak için daha çok bela yani acı ister: “ Yâ Rab bela-yı aşk ile kıl âşîna beni / Bir dem bela-yı aşktan kılma cüdâ beni”…

                Promete, çaldığı ateşi insanlığın hizmetine sunuyor; buradaki özne kendine bağladığı aşkı. Her ikisinin de ortak yanı insana vermek; insanın dış ve iç dünyasına ışık tutmak! Şiire “Promete” adını veren Kolcu, mitolojik kahramanla kendi yarattığı özne arasında, sıcak bir bağ kuruyor. Fikret’te gençlerin örnek almasını istediği mitolojik kahraman, Kolcu’da bir aracı değil, öznenin ta kendisidir. Ve şiirin son bölümünde, özne, kendi dağını bulduğunu, aşkı ve ateşi çaldığını; bir tanrı gibi yalnız ve mağrur olduğunu, ateş yandıkça sevdasının büyüdüğünü, aşkın tanrısı ve tüm sevenlerin efendisi olduğunu söylüyor:

artık aşkın tanrısı benim

kendi dağımı buldum aşkı ve ateşi çaldım

bir tanrı gibi yalnız ve mağrur

bu acı sürdükçe yanar bu ateş

her ateş yandıkça büyür bu sevda

artık aşkın tanrısı benim

tüm sevenlerin efendisi ben

                Promete yalnızca ateşi çalmıştı, şiirin öznesi ateşin yanı sıra aşkı da çaldığını söylüyor. Böylece bir mitolojik kahramana daha gönderme yapıyor. Kuşkusuz şiir, aşk teması üzerine mitolojik bir atmosferde kurgulanmış ve başarıyla kaleme alınmış. İnsanlık tarihi gibi aşkın tarihi de eskidir. Aşksız insan, insansız aşk olmaz. Aşk sevgiyle, saygıyla, hoşgörüyle, özveriyle, sabırla damıtılan yüce bir duygudur. Mevlana “ Aşk öyle engin bir denizdir ki ne kenarı vardır ne de ucu bucağı” der. Kolcu da bu yüce duygunun doruk noktasına erişmek için ucu bucağı olmayan engin denizlere yelken açmış…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık