• 13 Kasım 2018, Salı 17:25
ÖzcanTemel

Özcan Temel

GÜCÜM YETENE KADAR

Güneş burada da var

Ta ki batana kadar

Yıldızlar yine parlak

Şafak atana kadar

 

Gonca güllerim vardı

Burcu burcu kokardı

Rengi soldu sarardı

Sevip tutana kadar

 

Bilsen şimdi nerdeyim

Çılgın gecelerdeyim

Uzun bir seferdeyim

Gücüm yetene kadar

 

Bir yağmur ki dinmiyor

Fener söndü yanmıyor

Yüreğim dayanmıyor

Hasret bitene kadar

Türküler vardır,  ağlatır; türküler vardır, neşelendirir, oynatır;  türküler vardır, kahramanlık duygularını dalgalandırır… Sonuçta her bir türkü bir yürek çırpıntısıdır. Hoşlanarak, isteyerek, severek dinlediğim  “Gücüm Yetene Kadar” türküsü de kuşkusuz, bir yürek çırpıntısı. Türkünün sözlerini Dursun Ali Akınket yazmış; türküyü Ali Osman Erbaşı bestelemiş. 

Akınet, çok bilinen, sevilerek dinlenen  “Halil İbrahim”, “Yolun Sonu Görünüyor” türkülerine can suyu veren Karadenizli, Fatsalı bir kalem.  “Dağda kızıl ot biter / İçinde keklik öter / Eşkıyadan da beter / Uslan be Halil İbrahim” türküsünü ne zaman dinlesem “Kıvırcık saçlarına / Ak düşmüş uçlarına / Dağın yamaçlarına” yaslanan Halil İbrahim'i düşünürüm. Gönül dağlarıma düşen kıvılcımla tutuşan yüreğim duygu iklimlerinde uçar da uçar… Yel olurum; takılırım türkünün peşine… Çiçek kokulu, çayırlı çimenli, başı dumanlı, geçit vermez yüce dağlarda eserim…  Dağları yurt tutmuş, başkaldıran Dadaloğlu'nu, yiğit Köroğlu'nu anımsarım. Ne diyordu, Dadaloğlu: “Ferman padişahın dağlar bizimdir!”. Nasıl haykırıyordu Köroğlu: Benden selam olsun Bolu Bey'ine / Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır”… 

Dağlar özgürlüktür bir anlamda; direnen, başkaldıran bir algısı vardır.  Sakin olduğu kadar hırçındır dağlar; sevgi olduğu kadar kavgadır da…  Yaylalarında obalar kurulur; atlar özgürce dolaşır, sular keyfince akar, çobanlar sürüleri güder; kurtlar kuzuları kollar… Otantik giyimli her bir genç kız dağlarda açan mis kokulu birer yayla çiçeğidir.  Dağ çiçeklerine benzeyen yüreklere sevgi tohumları ekilir, yaylalarda. Sisine, dumanına, suyuna; karına, boranına türküler düzülür… 

Kuşkusuz halk şiirimiz, ozanlarımızın yaşattığı güçlü bir gelenek.  Bu derin ve köklü kültür, söylenen, yazılan yeni yeni koşmalara, semailere, türkülerle Anadolu'nun bağrından çıkan bir ırmak gibi zaman zaman çağlayarak, zaman zaman durularak gönüllere akar… Gönül tellerini titretir.  Geleneğin başarılı ozanı Akınet,  “ölüm” düşüncesini işleyen dizelere, duygulu bir türküye ezgi pınarı olur: 

Bana ne yazdan bahardan

Bana ne borandan kardan

Aşağıdan yukarıdan

Yolun sonu görünüyor

Yaşam, kimi ozanlarca 'iki kapılı bir han'dır, kimi ozanlarca 'yol'. Hanın giriş kapısı doğumu, çıkış kapısı ölümü simgeler, Âşık Veysel'de; yine yol yaşam, sonu, ölümdür, Akınet'te.  Bu temayı birçok ozan, birçok şair yüreğinde duyumsamış, dizelere dökmüş.

Kağızmanlı Hıfzı genç yaşta kara toprağa belenen emi kızına seslenir:

Ecel tuzağını açamaz mısın? 

Açıp da içinden kaçamaz mısın?  

Azad eyleseler uçamaz mısın? 

Kırık mı kanadın, kolların hani? 

Çoğumuz, ölüm duygusuna kapılır, şöyle ya da böyle. Ya bir yakınımız öldüğünde, ya serviler altında yatanları gördüğümüzde ya da günün bir saatinde usumuza geldiğinde, ölümü düşünürüz. Mutsuz oluruz. Yüzü soğuktur; yürek yakar, acı verir ölümler. Düşünce kaygıya, kaygı korkuya dönüşür, bir anda. Yaşam koyu bir karanlıkta anlamsızlaşabilir. Çok uzun sürmez bu hal; bir biçimde sıyrılırız ölüm kaygısından. Yine gerçeklere döneriz; yine Nedim'in “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan” dizesinde dile getirdiği gibi güleriz, oynarız, yaşamanın tadını, sevincini çıkarırız bir anlamda. 

 Ölüm düşüncesini beyninden silip atamaz Cahit Sıktı. Yaşadığı ölüm korkusunu dizelere döker: “Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim? / Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar”; Kalmadı ümidin soluk ve cılız / Işığında bereket / Ve ölüm kapımda kişner, sabırsız / Bir at oldu nihayet”; Bel bağladığım tepelerden / Gün doğmayabilir bir daha”…  İyice karamsar bir ruh haline kapılır, Tarancı; ümitsizdir, ne doğan güne söz geçirebilir ne de kendisini anlayan biri vardır. Yalnızdır, kaygılıdır, huzursuzdur.  Son çare, Tanrı'ya seslenir: 

Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne halden anlayan bulunur;

Ah aklımdan ölümüm geçer;

Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur

Ve gönül Tanrısına der ki:

- Pervam yok verdiğin elemden;

Her mihnet kabulüm, yeter ki

Gün eksilmesin penceremden!

Nereden nereye geldik.  Yelin önüne düşen kuru bir yaprak gibi savrulduk oradan, oraya. Oysaki Akınet'in “Gücüm Yetene Kadar” şiiri ve bu şiirin ezgileşmesi, türküye dönüşmesiydi konumuz. Her şeyden önce duru, sıcak dizelerden kurulmuş şiir; yüreğe dokunuyor. Bir düş kırıklığını, bir ayrılık acısını bu kadar yumuşak söyleyebilmek yetisi bir dil ustasının başarısıdır. Burcu burcu kokan gonca güller, sevip tutana kadar solup sararmış. Gül halk şiirimizde sevgilinin simgesidir. Gonca gülün solup sararması sevgiliden ayrılmak anlamındadır. Seven yani âşık sevgilisini bir başkasına kaptırmış olabilir ya da sevdiğinden gerekli ilgiyi göremeyebilir ya da sevgili ince hastalıktan ölebilir... Bu bir yürek yangınıdır. Uzun bir sefere çıkar, bu yangını söndürmek için âşık. Çıkar ama ne kadar başarabilir bunu?  Gonca gülü unutabilir mi? Yine yanıt dizelerdedir: “Gücüm yetene kadar!”.

Dizelerin yumuşak tonlu dili “kırgınlık, dargınlık hatta sitem” gibi duyguları gölgeleyip, saklayıp, gizleyip incelikli, nazik, duygulu bir anlatıma dönüşüyor.  Bu ozanın başarısıdır, işte. Bu kadına verilen değerin, önemin, saygı ve sevginin yalın, içten, içtenlikli yansımasıdır.  

Bu türküyü, bir kadın sanatçıdan dinlerken daha bir mutlu oluyorum, dinginleşiyorum, huzur buluyorum. Ayrılık temalı türkü,  yürek acısını duyumsatmıyor, öyle; sözler ezgiyle yoğrularak ılık bir yaz akşamına dönüşüyor. Ezgi bir anlamda eritiyor, sözleri.  Burada denilen yeni mekân gelinen mekânla benzerlik gösteriyor: Güneş burada da var / Ta ki batana kadar / Yıldızlar yine parlak / Şafak atana kadar”.  Eksik olan kim? Gonca gül! Yakıcı olan ne? Hasret!

Yağmurun dinmeyişi, fenerin yanmayışı sembolik bir dildir. Akınet, içini yakan sevgili özlemini bu simgesel anlatımla dışa vuruyor. Özlem temi bitmeyen yağmurla, yanmayan fenerle somutlaşıyor. Bu duygu ta ki kavuşunca bitecektir. Belki de hiç bitmeyecektir.

Ne diyor, İsmail Hami Danişment “Rabia Hanım” adlı şiirinde:

Alev dolu bir kâsedir gönlüm yana yana

Ben ta senin yanında dahi hasretim sana

Yaşlar dökende söndüremez ateşimi su

Sunsan elinle kanımı içsem kana kana…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık