• 10 Ocak 2020, Cuma 16:01
ÖzcanTemel

Özcan Temel

BEKLENMEDİK SİS

Haziran ayının ilk günü, gökyüzü bulutsuz,  açık mavi, duru! Karşı tepelerden yükselen güneş gülümsüyor.  Mutluyum; kahvaltı ediyorum; gün içinde yapacağım işleri yoğuruyorum, beynimde.   Pencereden baktığımda, bir de ne göreyim:  Denizden karaya usul usul yayılıyor, sis! Bu alışık olmadığım bir durum. Davetsiz bir konuk gibi beklemediğim, ummadığım bir zamanda geliveriyor.  Oysaki alışık olduğum sis, cemrelerin art arda düştüğü mart ayında, sabahları denizden karaya yürürdü, öğle sonrası karadan denize çekilirdi… 
Sis, vadiyi yalaya yalaya ilerlerken karşı yamaçlar kayboluyor. Görüş aralığı iyice daralıyor.  Ne yalan söyleyeyim içim daralır sisli havalarda; karamsar olurum, sıkılırım; ama sis olmadan da doğada canlanma, yenilenme olmaz! Yapraklar uç vermeye, dallar yeşermeye, toprak çimlenmeye, çiçekler açmaya başlar. Sis, duman, çise derken evimizin önündeki armut ağacı, bembeyaz çiçeklerle donanır bir sabah. Beyaz gelinliğini giymiş, beyaz duvağını takmış narin, zarif, duygulu bir geline benzer. Tam da bu günlerde tarlalar bellenir; ekim dikime hazırlanır. Kuşlar ötüşür, böcekler uçuşur, kuzular meleşir, sular coşkun akar, deniz durgunlaşır…  İnce uzun gagalı,  renkli tüyleriyle alımlı ibibiklerin 'gug guk, guk guk…' ötüşleriyle yankılanır, dere boyu… Birden çok adı vardır, bu tepeli kuşun: Hüdhüd, çayır kuşu, dağ horozu…  Küçüklüğümde, bizim çimene konup ince uzun gagasıyla kurtçuk toplayan bu sevimli, ürkek kuşa büyüklerimiz aliforuz ya da alihoroz derlerdi. Garip gelirdi bana, ötüşleri. Neden böyle içli, duygulu öttüğünü sorduğumda anneannem “ Bu kuş kaybettiği eşini çağırıyor” derdi. Eşinin de başka yörelerde “salkuyruk, salkuyruk…” diye öttüğünü söylerdi. Ardından “Ayrılık işte, oğul!” derdi; “ biri bir dağda diğeri başka bir dağda”…
Sis çevreyi kaplayıp görüş alanıma perde çekince ister istemez içime dönerim. Düşlere, anılara, yaşanmışlıklara bir de ibibiklere dalarım. Bekir Sıtkı Erdoğan'ın bestelenen “Kara gözlüm efkârlanma gül gayrı / İbibikler öter ötmez ordayım” dizeleriyle başlayan şiirin sıcak atmosferinde duygusal anlar yaşarım…   İçimdeki sisler dağılıverir, bir anda. Açılırım. Ama bir de gerçek vardır; beni huzursuz eden koyu sis! Olmaması gereken bir ayda, iyice yayılmaktadır, vadi boyu. Görüş aralığı iyice daralmıştır. Geçici bir süre de olsa çevreye yayılan 'beyaz karanlık' insan ruhunda soğuk dalgalanmalar, olumsuz baskılar oluşturur. Bundan en çok etkilenenler, kuşkusuz sanatçılardır. Sis karşısında esin telleri titreyen ozanları ve onların sis temalı şiirlerini düşünürüm.  Yahya Kemal'in dizeleri takılır, dilime:  
Bir devri lanetiyle boğan şairin Sis'i
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi! 

Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha
-Örtün! Müebbeden uyu! Ey şehr!- O beddua…
Aziz İstanbul'un sisle kaplandığı bir günü betimleyen dizelerle başlar Siste Söyleniş şiiri:  “Birden kapandı birbiri ardınca perdeler / Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler? // Son zümrüt ortasında muzaffer akıp giden / Fîrûze nehri nede? Bugün saklıdır neden?”… Köşkleri, yalıları, ağaçları, gelip geçen gemileriyle ve baharda mor çiçekli erguvanlarla süslenen Boğaziçi'nin bir renkli, ışıltılı halini bir de sisli halini düşünürüm. Sisli hali ezer ruhumu. Mutsuz olurum. Yahya Kemal'in 'vicdanın ve ruh elemlerinin en zehirlisi' diyerek betimlediği Fikret'in “Sis” şiirini düşünürüm.  Bu şiirde inatçı duman,  beyaz karanlık olarak betimlenir, sis: 
Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
İnatçı duman, beyaz sis betimlemeleri ile başlayan uzun şiirin acı dilini duyumsarım can evimde. Bu yetmezmiş gibi bir de vadiye çöken sisin bunaltısı altında ezilirim. Bir yandan baskı yönetiminden bunalan Tevfik Fikret'in,  İstanbul için yazdığı kurşun gibi ağır dizeleri çözmeye, anlamlandırmaya çabalarım diğer yandan, Yahya Kemal'in İstanbul için söylediği “ Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın, yazın / Hiçbir zaman kader bizi senden ayırmasın”  dizelerini düşünürüm. İstanbul için yazılmış bu iki şiirden ilki acı verir bana, diğeri ferahlık. Birinde dağılırım, diğerinde toparlanırım…  Ardından, İstanbul'u dinlerim Orhan Veli'nin dilinden: Sucuların durmayan çıngırakları; serin serin Kapalıçarşı, cıvıl cıvıl Mahmutpaşa, güzelim bahar rüzgârında ter kokuları,  kaldırımdan geçen yosma,  fıstıkların arkasından doğan ay… 
Dışarda koyu sis! Metin Altıok'un şiirlerine göz atıyorum. Çevirdiğim sayfada Sis şiiri! Acı ve hüzün şairi olarak bilinen Altıok,  sevginin ipliğini özlemle boyadığını söyleyerek başlıyor, şiire:
Özenle boyadım ipliğini sevginin,
Gidip de bulamamanın incinmiş rengine.
Sisi gümüş bir rüzgârla tepelerden eğirdim,
Dokudum yalnızlığın bu serin kumaşını,
Sesime ayrılıklardan bir gömlek diktim.
Ölümü tastamam ezberledim de geldim,
Dilimde bu buruk türkü tadıyla
Bilmem ki buradan nereye giderim.
Özgün imgelerle; alışılmış, alışılmamış bağdaştırmalarla yüklü dizelerde 'incinme, yalnızlık, ayrılık, ölüm' duyguları bir çağlayan gibi köpüklenerek dökülüyor…  Anlatım bilinen geleneksel şiir dilinin dışına taşıyor: yeni sesler, yeni söylemler, yeni algılar… Benzetmeler diri ve özgün: Gümüş bir rüzgârla tepelerden eğirilen sis! Gümüş rüzgâr, yeni ve eskilerin teşbih-i beliğ dedikleri güzel bir benzetme. Eğirmek eylemi yün için kullanılır. Eskiden yünler tarak denilen çivili bir aletten geçirilir, sonra ağşak (aşak) ya da eğercek denilen başka bir alet elle döndürülerek yünler eğirilip ipliğe dönüştürülürmüş. Bu kez eğrilen yün değil, sis! Dokunan yün değil, yalnızlığın kumaşı! Söz konusu edilen iğne ile değil, ses ile dikilen ayrılık gömleği! Akıldan çıkmayan ölüm; dilde buruk türkü…  Artık unutulmaya yüz tutmuş bir iplik yapma ve kumaş dokuma yöntemini kullanarak yalnızlaşan çağımız insanın karmaşık duygu ve düşüncelerine, psikolojik derinliklerine iniyor, Altıok. Sonuçta insanın kumaştan giysisi değişmiyor; fakat içi dünyası sürekli değişiyor. Kalabalıklar içindeki insan yalnızlaşıyor; yalnızlaştıkça içine kapanıyor; içine kapandıkça iç dünyasında duygu ve düşüncelerini eğiriyor, kumaşa dönüştürüyor; ölçüyor, biçiyor, dikiyor... Denediği bu yol, yöntem de çıkmaz sokak gibi özneyi yalnızlıktan kurtaramıyor! Ayrılıklar, burukluklar, belirsizlikler sarmalı içinde iç hesaplaşmalar başlıyor… 
“Bilmem ki” ve “nereye giderim” söylemleri ile tedirgin, kararsız bir ruh halinden kurtulmak mı kendine yeni bir çıkış yolu bulmak mı istiyor, Altıok? Bunun yanıtını yine dizelere ele veriyor:  
Sonunda kendime bir top yangın edindim,
Soluğumla besledim dudağımın ucunda.
Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
Örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri
Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya.
İlk bölümde  “sis, kumaş, gömlek” motiflerini üzerinden duygularını dile getiren Altıok, ikinci bölümde “yangın” motifi ile yeni bir algı oluşturuyor.  Soluğu ile beslediği dudağı ucundaki yangından söz ediyor. Bu daha önce kullanılmamış yeni bir söylem; alışılmamış bir bağdaştırma. Yangından arda kalan ömrünün külü, yavaş yavaş, geride kalan izleri örtüyor. Kapalı bir anlatım, bu! Alev ve yangın yaşadığı aşkı;  ömrünün izlerini örten kül, unutmak, beyninden silmek istediği yaşanmışlıkları, anıları mı simgeliyor? Ardından yanmış bir gün ve sürüklenen kanatlar söylemi geliyor. Yanmış bir günün sürüklenen kanatları nedir?  Yanmış gün ile özne arasında nasıl bir ilgi var? Sürüklenen kanat, uçamayan kuş algısı uyandırıyor, bende.  Bu, acının ve hüzün gizli dili mi? Bütün bunlar savruluyor, beynimde. Son iki dizede adının çaresiz kıyılarında kendi göğünü bulmak için küçük yangınıyla durmadan koştuğunu söylüyor, Altıok. Belli ki unutmak istediği fakat unutamadığı yaşanmışlıklar var. Kendi göğünü aramak yaşanılan ortamdan bir kaçış mı kendi göğünü bulmak bir kurtuluş, yenileniş, diriliş, yeniden doğuş mu?  Şiir üç sözcükte düğümlü: Yangın, kanat ve gök!  Ben, yangının aşkı simgelediğini düşünüyorum;  kırık kanadın öznenin kendisi olduğunu.  Düş kırıklıklarını, acılar, çaresizlikler, incinmeler yaşadığı ortamda bunalan, sıkılan, acı çeken özneyi kendi göğünü aramaya itiyor. Bu söylemde geçmişteki kırgınlıkları, acıları unutup sorunsuz yeni bir yaşama başlama, böylece kendini tazeleme, yenileme isteğini seziyorum.  Ya da öyle düşünmek istiyorum. Kitabı masaya bırakıp yeniden pencereden bakıyorum. Vadiyi kaplayan sisin denize yöneliyor! Sis çekildikçe yemyeşil karşı tepeler, uzun, ince ağaçlar, evler, kıvrılıp akan dere tüm çıplaklığı ile bir başka güzel görünüyor. Güneş yine camdan içeri sızıyor. Kuşlar yeniden ötüyor; çiçeklere böcekler, arılar konuyor. Sık sık ötüyor, horoz… Öyle ki doğa tiyatrosu perdelerini usul usul açıyor. Hareketli sahneler yeniden gün yüzüne çıkıyor. İçimde ılık bir ürperti, tatlı bir sıcaklık…  Dilimde, Altıok'un bestelenen şiirinin içli, dokunaklı ezgisi… Mırıldanıyorum:
Bedenim üşür, yüreğim sızlar.
Ah kavaklar, kavaklar…

Beni hoyrat bir makasla
Eski bir fotoğraftan oydular.

Orada kaldı yanağımın yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar.

Omzumda bir kesik el,
Ki durmadan kanar.

Ah kavaklar, kavaklar…
Acı düştü peşime, ardımda ıslık çalar.
Şu bir kaç saat içinde yoğun duygu dalgalanmaları yaşadım. Sıkıldım, bunaldım; ferahladım, rahatladım… Altıok'un söylediği gibi bedenim üşüdü, yüreğim sızladı. Anılarım depreşti… “Ah kavaklar, kavaklar…” ezgisi içimde çağladı. Nihayet sis, vadiden tamamen çekildi. Denizin üzerinde bir top bulut kümesine dönüştü. Sonra ufka açılan beyaz bir yelkenli gibi uzaklaşıp gözden kayboldu. Dağıldı, eridi, tükendi… 
Şiir emekçisi güzel insan Metih Altıok'u düşündüm, yeniden. Sivas'ta, 1993'te, Pir Sultan Şenliği'ne katılmıştı.  Karanlık düşünceli yobazların ateşe verdiği Madımak Otel'de yangından son anda kurtarılan aydınlardan biriydi. Ağır yaralıydı. Bedeni birkaç gün dayanabildi bu acıya. Yunus Emre “Ölür ise ten ölür / Canlar ölesi değil” der. İşte böyle bir candır, Altıok;  Şiirleriyle, düşünceleriyle, yaşamıyla, karakteriyle, onurlu ve dik duruşuyla ölmeyecek, daima yaşayacak bir insan.  Bir acı, hüzün şairi olduğu kadar  “Anamın bıraktığı yerden sarıl bana / Sevgiden caydığım yerde darıl bana” diyecek kadar gönül,  sevi ve sevgi adamıdır da. Çakıltaşları şiirinin son iki dizesi Altıok'un şiirlerinin bir yansısı, özeti gibidir:
Acıyla, hüzünle ve umutsuzlukla 
Çoğaltarak gün be gün bilinmedik bir aşkı.
Acı, hüzün ve aşk! Bu üçayak üzerine kurgular, şiirlerini Altıok. Sis girdiği yerleri beyaz karanlığa bürüyüp görüş açımızı daraltır. İçimize sıkıntılar çöker. Bu can sıkıcı, olumsuz yanından özge bir de olumlu yanı vardır sisin. Bir habercidir, muştucudur. Baharın gelmekte olduğunu duyurur bir anlamda. Karacaoğlan'ın söylemi ile doğa 'bayramlık giyer'; yenilenir, tazelenir.  Bol güneşli güzel günler geliverir ardından. Doğa cömert elini uzatır. Sonrası bolluk, bereket, sevgi, coşku… 
Olumsuz yönünü bir yana bırakıp olumlu yönünden bakarsak şairlerle sisler arasında bir ilinti bulabiliriz.  Sis bir uyanmanın, dirilmenin ön hazırlığıdır, birikimidir, şairler adına.  Sis sonrası gibi canlı, verimli, etkili girerler şiir dünyasına; sis sonrası gibi yaşama, insana, doğaya sımsıkı sarılırlar. Gün gelir, sis gibi çekilirler, beklenmedik bir anda yaşamdan.  Altıok da böyle bir şairdir. Sis gibi girmiştir şiir dünyasına; sis gibi sızmıştır yüreklere; sis gibi çekilmiştir, erkence…  l


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık