• 29 Aralık 2016, Perşembe 8:11
ÖzcanTemel

Özcan Temel

AŞAĞI YUKARI
 Köyde,  uzun süre görmediğim bir arkadaşla karşılaştım. Görünce sevindim, doğrusu. Dürüst, temiz biri. Yokluk, yoksullukla büyüdü. İstanbul'a gitti. İş buldu, çalıştı; evlendi; ev aldı; çocuklarını yetiştirdi. Uzun sözün kısası dişiyle tırnağıyla yaşam mücadelesi verdi. Köyde ev yaptırdı. Her zaman bende ayrı bir yeri vardır. Severim kendisini. Ben, evimizin hemen yanından geçen köy yolundaydım. Yukarıdan aşağı geldi. Göz göze geldik. Gülümsedi. 
“Aga merhaba.”
“Merhaba.”
“Hoş geldin.”
“Hoş bulduk.”
“Nasılsın?”
“İyiyim; aşağı yukarı!”
“Ne zaman geldin?
“On gün oluyor aşağı yukarı”
“Hoş geldin.”
“Hoş bulduk.”
“Sen nasılsın abi?”
“Ben de iyiyim; a… “
Dilimi tuttum; “a…” dedim, gerisini tıkadım, ağzıma. Ne desem “aşağı yukarı” ile bitiriyor sözünü, arkadaş. Bu “bir tahmin mi, bir temenni mi ya da bir ağız alışkanlığı mı” kestiremiyorum; alıma olur olmaz bir fıkra geliyor…  Her neyse, sohbete devam ediyoruz:
“Nerede oturuyorsun, aga?”
“Rami, sayılır aşağı yukarı.”
“Hıı, öyle mi?”
“Evet, öyle; Özcan abi. Ben Rami'den ev alalı otuz sene oldu aşağı yukarı.”
Rami'nin neresinde oturuyorsun; köyden Ramide oturanlardan kimin evine yakınsın; kaçıncı kattasın; evin kaç odalı demek geliyor içimden. Susuyorum. Bu “aşağı yukarı” dan daraldım, sıkıldım doğrusu. O bana sordu:
“Abi sen nerede oturuyorsun? “
“Beylikdüzü diyelim. Doğrusu E5 karayolunun sağ tarafında evimiz. İski'nin hemen yanında. Son yapılan uygulama ile Esenyurt'a bağlandı. Yazın buradayız, kışın orada.”
“Ben de oradan bir daire aldım.”
“Hayırlı olsun. Ne zaman aldın?”
“Abi, üç ay oluyor aşağı yukarı. Oğlum evlenince orada oturacak. Biliyorsun abi, İstanbul'da kira verip yaşamak zor.”
“Hayırlı olsun. Kaça aldın?”
“iki yüze patladı, aşağı yukarı.”
“Oğluna kız buldun mu?
“Buldum abi.”
“Ne zaman evlenecekler?”
“Fındıktan sonra aşağı yukarı!”
“Haa, ev hangi semtte?
“Beylikdüzü sayılır, aşağı yukarı?”
“Yakuplu'da mı? Bizim kentte mi?”
“Yok, Özcan abi!”
“Ya nerede?”
“Kıraç sayılır aşağı yukarı.”
Bölgeyi az çok biliyorum. Kıraç, sanayi bölgesi! Beylikdüzü'ne değil Esenyurt'a bağlı. Önceden belediyeydi.  Dünya şampiyonu ünlü haltercimiz Naim Süleymanoğlu belediye olduğu dönemde aday olmuştu. Ben kazanır düşüncesindeydim. Ne var ki halk, Süleymanolu'nu seçmedi. O Süleymanoğlu ki halterde Türkiye'nin sesini dünyaya duyurdu; ama Kıraç seçmenine duyuramadı! İnanılır gibi değil! Yeni bir “aşağı yukarı” duymamak için, daha öteye gitmedim. Konuyu değiştirmek istedim:
“Aga emekli oldun mu?”
“Oldum Özcan Abi.”
“Ne zaman oldun?”
“Üç, dört sene önce aşağı yukarı!”
Hay eşek arısı sokası dilim! Bir sus, bir sus da aga yoluna gitsin… Sen de kurtul şu “aşağı yukarı” dan.  Bu kez aga sordu, bana:
“Özcan abi, sen emekli oldun mu?”
“Evet, oldum.”
“Ne zaman oldun abi”
“Yedi sene oldu; aş…”
Dilimi ısırdım, “aş” dan ötesini söylemek için. Sözü değiştirmek istedim.
“Emekli parası ile geçinebiliyor musun?
“Eh, geçinip gidiyoruz; aşağı yukarı.”
Karşımda, çocukluğumdan beri tanıdığım; sevdiğim adam. Kızsam kızamıyorum… Atsam atamıyorum, tutsam tutamıyorum. Bir yolunu bulup uğurlamak düşüncesindeyim. 
 “Aga ben seni daha fazla tutmayayım.”
“Yok, yok abi. Görele'de fazla bir işim yok. Birkaç öteberi alıp döneceğim.”
“Tamam. Git, al gel. Yine görüşürüz.”
“Tamam, abi, görüşürüz. Biliyor musun bu köyde ben seni seviyor, sana saygı duyuyorum.”
“Eksik olma, sağ ol. Ben de seni seviyorum.”
“Hoşça kal abi.”
“Güle güle.”
“Ya abi, yarım saattir yürüyorum; aşağı yukarı. Bir araba geçmedi.”
“Sen Yalı'ya inmeden geçer. Az önce bir taksi dolu gitti. Birazdan geri döner.”
“Ben de öyle düşünüyorum; aşağı yukarı.”
“Aşa… hı, hı… Gelir, gelir…
Güzel bir atasözümüz var: Bir adama kırk gün deli dersen deli olur!” Saymadım kırkın altında mı üstünde mi  “aşağı yukarı”.  Önce “a…” dedim, sustum; sonra “aş…” dedim dilimi tuttum; ardından “aşa…” dedim, dilimi ısırdım. Derler ya “üzüm üzüme baka baka kararır”; ne çileler çektin “aşağı yukarı” dememek için ne çileler! Ziya Gökalp'in “Türkçe” konulu şiirinden bir dörtlük takıldı dilime:
Güzel dil Türkçe bize
Başka dil gece bize
İstanbul konuşması
En saf, en ince bize!
Nerede o saf, ince İstanbul Türkçesi? Ondan vazgeçtim. Nerede bizim anne babalarımızın konuştuğu akıcı dil? Bir eğitimci olarak üzüldüm, doğrusu. Ülkemin güzel insanları güzel eğitilselerdi; gazete, dergi, kitap okusalardı yine böyle konuşurlar mıydı? Bir iç hesaplaşmaya gittim kendi kendimle… Dil sevgisi aşıladığım; okuyan, düşünen, yorumlayan öğrencilerim geldi aklıma. Sevindim. Ne yazık ki aga köy okulunda ite kaka bitirmişti, beşi. Okumayı beceremedi. Yoksuldu, yol göstereni yoktu. Kısa yoldan hayata atıldı. İstanbul'un kenar mahallerinde oturdu. Ağır işlerde çalıştı. Bedeller ödedi. Konuşmayı bu kadar becerebiliyor. Sevimli, sempatik, yumuşak… Gücenmiyorum, ağaya. Aşağı yukarı büyüdü; aşağı yukarı iş buldu, evlendi; çoluk çocuğa karıştı… Aşağı yukarı emekli oldu. Aşağı yukarı, aşağı yukarı! Git aşağı, gel yukarı…
“Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık!”

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık