• 04 Ocak 2019, Cuma 15:35
ÖzcanTemel

Özcan Temel

ADI KONMAMIŞ BİR ŞİİR

Gündüzleri Pastacı Şükrü’nün orada

Yasak konuları tartışıyoruz habire

Geceleri blum oynuyoruz

Necdet’le beraber

Salih’in kahvesinde.

 

Ve çoğu zaman da

Tutamıyoruz kendimizi

Ben anasını diyeyim sen avradına de

Bol bol sövüp oturuyoruz

Amerikalısına da İngiliz’ine de

Bir Pastacı Şükrü’nün orada

İki de Salih’in kahvesinde.

 

Telefon görüşmemizde, değer verdiğim, saygı duyduğum bir yakınım, şair, Doktor İlhan Demiraslan’ın kendi el yazısıyla kaleme aldığı şiir çalışmalarından söz etti. Birkaç kâğıttın oluşan bu belgeleri, özenle yıllarca sakladığını söyledi. Heyecanlandım. Fotoğraflarını çekip cep telefonuma göndermesini rica ettim. Bir saat içinde belgeler telefonumun ekranındaydı. Altı belgeden oluşan şiirlerden dördü Demiraslan’a aitti; ikisi Ahmet Kaçar’a.

Yukarıdaki dizeler, sağ üst köşesinde, alt alta “Dr. İlhan Demiraslan / Dâhiliye Mütehassısı / Görele” yazan bir reçete kâğıt üzerinde eskiz yapılarak, yazılmış. Bu, bir şiirden öte, günlük yaşam döngüsünde duygu ve düşünceleri kâğıda dökme.

1966/69 yıllarında Görele’de yaşayan Demiraslan, güven veren, iyi bir hekimdir. Bir yandan hastalarla ilgilenir; onların dertlerine çare bulmanın yollarını arar; diğer yandan siyasi içerikli sohbetlere katılır; geceleri kahvede blum oynar, şiirler yazar. Yemyeşil doğası, deresi, denizi; sıcakkanlı insanları, şairleri, düşünürleri, nüktedanları ile Demiraslan’ın hoşlandığı, sevdiği bir beldedir, Görele. İzlenimlerini, gözlemlerini, düşüncelerini, duygularını, aşkını yalın, akıcı bir dille dizelere döker:

 

Kuzey Doğu kıyılarında burası

Ufak mı ufak bir Karadeniz ilçesi

Şirin mi şirin güzel mi güzel

Etrafı çepçevre fındık bahçesi

 

Bir içine kapalı bir içine kapalı

Kapısı bacası penceresi yok

Bir kız ipince bir kız esmerimsi tatlı

Sevildi miydi çaresi yok

 

Bir İlhan acayip bir İlhan

Sevdi mi başkası yok

Ve bir aşk tarzı kadim üzre

Şakası yok

 

Kendi şiir söylemi ile “etrafı çepeçevre fındık bahçesi“ Görele’de, “ipince, esmerimsi, tatlı” bir kızla üçüncü evliliğini yapar. Yalnız değildir artık, otuz yedisindeki gemi; demir attığı kıyıda, köpükten ince bir kızla mutluğun kapısını aralamıştır.

Adı konmamış şiiri, Görele’de çalıştığı dönemde kaleme almış, Demiraslan. Dizelerde, hekimlik dışında günlük yaşamı ile ilgili ipuçları var: Pastacı Şükrü’nün dükkânı, bir de Salih’in kahvesi. Görele’de yaşadığı yıllarda Pastacı Şükrü, Necdet, Ahmet Kaçar, yakın arkadaşlarıdır.

  1. yıldızı yeni yeni parlayan genç bir şairdir. Bestelenmiş duygulu şiirleriyle sanat musikisinde kendisinden söz ettirmeye başlamıştır. Nüktedandır, şakacıdır, alaycıdır. Okkalı yergi şiirleri yazar. Yazdıklarını daktilosunda çoğaltarak dostlarıyla paylaşır. Şairliği, şiir sevgisi, hazırcevaplığı Demiraslan’ın ilgisini çekmiştir. Birlikte sohbetler etmişler; dertleşmişler. İki iyi arkadaş, iki iyi dost olmuşlar. Yazdıkları şiirler üzerine değerlendirmelerde bulunmuşlar. Kaçar’ın daktiloda yazıp altını imzalayarak Demiraslan’a gönderdiği şiirlerinden ikisi elimde. İlki yergi, taşlama türü bir dörtlük:

 

Baktık diğer yıllardan farklı bir tarafı yok

Simsara teslim ettik ramazanı birinde

Hangi camiye gitsen cemaatten hoca çok

Kapsak diye gözleri birbirinin yerinde

 

Bu dörtlüğü özenle incelemiş doktor, sağlıklı okuyamadığım bir el yazısı ile altına not düşmüş. Anladığım kadarıyla İlk dizedeki “yıllar” sözcüğüne takılmış, Demiraslan. Bunun yerine “aylar” sözcüğünün kullanılmasının daha doğru olacağını düşünmüş.

İkinci belgede, alt alta dört şiiri sıralanmış Kaçar’ın. Şiir konusunda sohbet etmiş; enine boyuna tartışmış olmalılar ki Demiraslan’a imzalayarak gönderdiği dörtlüklerin altına, sırasıyla “şiir, gerçek şiir, en gerçek şiir, gerçek üstü şiir” notlarını düşmüş:

 

Ne doğar ne kaybolur ne var olur yeniden

Gerçekte bir gelen var bir de gelmeden giden

Zannetme bu âlemde bir sen varsın bir de ben

Gerçekte bir gelen var bir de gelmeden giden

Şiir

 

Biraz kabuk bağla yahut çamurlaş

Nasılsa için bok, o biçim dışın

Ayının kütüğü olsa bile yaş

İninden dışarı çıkmazmış kışın

Gerçek şiir

 

Ayıramaz sazda olan ahengi

Ayının musiki anlamı teftir

İnsan da böyledir yemenin zevki

En leziz taamın sonu keneftir

En gerçek şiir

 

En basit kaideler korkunç birer muamma

Saray sevdasındayız tezekten dam altında

İnsanın göt demeye dili varmıyor amma

Öyle bir yerdeyiz ki taşşağın tam altında

Gerçek üstü şiir

 

Başarılı bir hekimdir, Demiraslan; bilgili, birikimli iyi bir şair. 1952 yılında İncir Ağacı; 1958 yılında Eller Ekmeğe Doğru adlı şiir kitapları Varlık yayınlarından çıkar. Kaçar’la dostluğu, arkadaşlığı şiir üzerinden gelişir. Kaçar, hece ölçüsüyle şiirler yazar; Demiraslan, özgür koşuğu yeğler. Fırsat bulduklarında şiir üzerine konuşur, tartışırlar. Kaçar’’ın mizacı, uzun tartışmalara uygun değildir. Bir yolunu bulup ya konuyu değiştirir ya da bir bahane ile ortamdan uzaklaşır. Altlarına not düşülen bu dört şiir, kuşkusuz, iki kafadarın şiir üzerine epeyce konuşup tartıştıklarının somut bir belgesidir. Kaçar, bu şiirleri daktiloda çoğaltarak başka arkadaşlarına da göndermiştir; fakat hiç birinin altına “şiir, gerçek şiir…” gibi notlar düştüğünü sanmıyorum. Bu doktorla kendi arasında olan bir özel durumdur. Görele’den yola çıkıp Trabzon’a demir atan ‘son argonot’ ile Kaçar’ın dostluğu, uzun yıllar kesintisiz sürer. Hafta sonlarında, Trabzon’da buluşurlar; yemek yerler, şakalaşırlar; yazdıkları şiirlerden söz ederler; şiir üzerine kısa konuşmalar yaparlar…

Emekten, alın terinden yana bir şairdir, Demiraslan; ezilmiş, itilmiş, yoksul bırakılmış insanların acılarını yüreğinde duyumsayan içli bir doktor. Yüzleri avuç kadar olan yoksul, ezik insanların öyküsünü yazar:

 

İki kez işimiz oldu devlet ile

Bi kez şubeden istedilerdi

Gide gele bi kez asker olduyduk

Bi kezinde gene bir işimiz olduydu

Kaymakamın orda kovulduyduk

Kovmaya hakları da vardı

Avuç kadardı yüzümüz

Elimiz urgan kadardı

 

Adı konmamış şiir denemesinde, Pastacı Şükrü’nün dükkânında “yasak konular”ı konuştuklarını bir de sömürgeci, yayılmacı, paylaşımcı o dönemin iki büyük gücü Amerika ve İngiltere’ye sövdüklerini dile getiriyor. Bu iki konu, şairin devrimci sol dünya görüşünü benimsemesi ile ilintilidir. Pastacı Şükrü de aynı düşüncededir. Her ikisi de sömürüye, insan onuruyla oynamaya, insanı ezmeye, küçümsemeye karşıdırlar; emekten, alın terinden, üretimden ve bölüşümden yana bir dünya görüşüne sahiptirler. Bir zamanlar Türkiye’yi “Küçük Amerika” yapma düşleri kuranlar, ovuşturdukları ellerini uzatmış ne yazık ki kollarını kaptırmışlar, Amerika’ya. Bunu içine sindiremez, doktor. Yönünü Amerika’ya dönen yönetimin sömürü, baskı kapılarını açtığını; özgürlük ve demokrasi kapılarını kapattığını düşünür.

  1. Şükrü yalnızca “kesme pasta” yapıp satarak geçimini sağlayan bir emekçi değildir. Okuyan, araştıran, inceleyen, düşünen bir entelektüeldir. Soğuk görünümlüdür; duygularını dışarı vurmaz. Dış görüntüsünden çok farklıdır iç dünyası. Yufka yüreklidir. Ezilen insanlara, horlanan hayvanlara üzülür. Merhametlidir. Batı ve Rus edebiyatlarının klasiklerini okumuş birikimli; doğru bellediği değerlerden ödün vermeyen, kalın çizgili, köşeli konuşan bir kişidir. Demiraslan ile arkadaşlıkları bu bağlamda gelişmiştir. Bu bağlamda “yasaklı konular” üzerine konuşup tartışmışlar, günlerce. Öyle ki daha sonra kaleme aldığı “Yasaklı Giz” şiirinde bu konuşmaların, tartışmaların izleri, kırıntıları sezilir:

 

Kimbilir kaçıncı kez çoğaltmada

Bir gemi bilinmeyen denizleri

 

Boyuna renklendirilmiş bir çiçek

Anılardan arta kalan izler

 

Olanağı yok ki söyleyebilsin

Kim anlar insandaki dehlizleri

 

Ve kişi yalnızlıkta yineliyor

Söylenmesi yasaklanmış gizleri

 

Kazakistan’da çalıştığım yıllarda, yazın Görele’ye gelirdik. Kesme pasta almaya gittiği küçük dükkânda, eşim, bir köşeye oturur, yanında taşıdığı Rus öykülerini önce Rusça okurdu sonra dilimize çevirirdi. Pastacı, bu öyküleri dinlemekten büyük keyif alırdı. Rus şiiri, Rus romanı ve öyküsü üzerine düşüncelerini aktarırdı. Mutlu olurdu. Uzun yaşayan şanslı insanlardan oldu. Kendi ürettiği kesme pasta ile ünlendi. Diğer bir adı da Şükrü pastasıdır, kesmenin. Hiç paragözlü olmadı, Şükrü Usta. Azla yetinmesini bilirdi. Günde bir kere, sabahın altısında çıkarırdı, kesmeyi. Elindeki ölçü tahtası ile önce işaretler, sonra bıçakla keserek satışa sunardı. Yarım saat içinde tükenirdi, kesmeler…

Daha çok siyasi içerikli bir şiir taslağı olan adsız şiirde geçen ikinci kişi Necdet! Demiraslan, onunla Salih’in kahvesinde blum oynadığını söylüyor. Dize, beni çocukluk yıllarıma götürüyor. İlkokula başlayacağım yıl, ilk kez görmüştüm Necdet’i. Dedem, elimden tutarak küçük fotoğraf dükkânına götürmüştü, beni. Meraklı gözerle, ilk kez girdiğim dükkânın içini süzüyordum. Bir masa, üstünde siyah-beyaz fotoğraflar, makas, zarf, duvarlarda asılı fotoğraflar; yanda ince, dar bir merdiven. Necdet “haydi” dedi. Merdivenden üst kata çıktık. Bana bir kara önlük giydirdi, kolalı beyaz yakalık taktı. Sonra, bir tabureye oturttu. İki eliyle başımı hafif yukarı kaldırdı, gövdemi azıcık yana çevirdi; “Hiç kımıldama!” dedi. Put gibi duruyordum. Önce üçayak üzerine oturtulmuş, at başına benzeyen iri siyah bir makinenin başına geçti. Sonra, makinenin arka tarafına bağlanmış yere sarkan siyah torbayı eliyle kaldırdı, kafasını içine soktu. Bu kez “Sakın kımıldama!” dedi. Gerilmiştim. Kıpırdamamak için kendimi sıkıyordum. Başını çıkardı, sağ elini torbanın içine soktu. Bir “çıt” sesi ve ardından aniden parlayan, göz kamaştıran ışıkla irkildim. “Kalk, tamam” dedi. Ben önde, fotoğrafçı arkada gıcırdayan dar merdivenden indik. Bir hafta sonra dedem, siyah-beyaz on iki vesikalık fotoğraf getirdi. Uzun uzun fotoğraflara baktım. Birkaç gün sonra babamın elinden tutarak, mezarlık yanındaki küçük okula kaydolmaya gittim.

Ortaokul yıllarında, okula gittiğim her gün görürdüm, fotoğrafçı Necdet’i. Takım elbiseliydi, ince, kuru; yumuşak, kibar, nazik bir adamdı. Her görüşümde o ilk fotoğraf çektirmemi anımsadım. Düzgün konuşurdu. Demiraslan, titiz ve seçici biriydi. Pastacı Şükrü ile arkadaşlığı daha çok “yasak düşünceler” üzerine tartışmakla pekişmişti; fotoğrafçı Necdet’le kahvede blum oynayarak eğlenme, vakit geçirme üzerine.

Bazı şiirlerinde şapkalı küçük adamları anlatır, Demiraslan. Bu yönü, Orhan Veli tarzı şiir yazma isteğinin bir göstergesidir. Ölçüsüz, uyaksız, söz sanatlarına yüz vermeyen, arı, duru anlatımlı şiirleri “Garip” şiir akımının sularında kürek çektiğinin bir izi, yansımasıdır. Bir süre sonra bu akımın etkisinde sıyrılarak altmışlı yıllarda toplumcu şiire yönelir. Doktorun şiir anlayışındaki bu yeni durumunu, evirilmeyi “ 1960 sonrası yazdığı, toplumcu dünya görüşünün örsü üzerindeki şiirlerde ‘insan’ sorunu yaşamın ta içinde işlenecektir.” Çıkarımında bulunarak özetler, Öner Ciravoğlu.

Sol dünya görüşünden ötürü elli iki yıllık ömrünün son yılları izlenmelerle, soruşturmalarla oldukça zor ve sıkıntılı geçer. Bir adım ötesi tutukluluktur. O da gerçekleşir. Dört duvar içinde çaresizdir, Demiraslan; yorgundur, kırgındır, küskündür. Tutukluluk sonrası günleri daha çok Liman Lokantası’nda geçer. Giderek artan içkiye düşkünlüğü onu bambaşka bir adam yapar. Aile düzeni bozulur. Hırçın, yıkıcı, kırıcı bir baba; duygularını kontrol edemeyen bir eş olur.

İnişli-çıkışlı, çalkantılı bir yaşam süren, huzuru ve mutluluğu, kısa dönemler dışında çoğu zaman bulamayan Demiraslan’ın şiir kurgusu da yaşam kurgusuna benzer. Son dönemde yazdığı şiirlerinde daha çok beyit (ikili nazım) birimini yeğler:

 

Bir kadın gelir ağustos ortası

Bir yağmur yağar sanırım ansızın

 

Bir kuş en ilkel çığlığı yeşilin

Aşk en özel dalı ağacımızın

 

İyice yalnızlaşır, son yıllarda. Çiçeklerin çiçek olduğu kadar tertemiz sevi bekler; kendi söylemi ile “hay huy üzere” gitmek üzereyken. Hastadır, yorgundur; fakat yaşamdan hiç kopmamıştır. Ölümümden birkaç hafta önce bir kalp spazmı geçir. Yine kâğıt kaleme sarılır ve “Yakın Ölüm” adlı şiirinde, ölüm temasını işler:

 

Çok alışık bir yüzle gelir ölüm

Çok alışık bir yüzle yakın çekim

 

Örneğin seksenli yıllarda gelir

Örneğin bir eylül ya da ekim

Ne üstün başarılı bir ozandım

Ne de üstün başarılı bir hekim

 

Tek başarım ölüm olur âlemde

Bu en güzel dizem olur nitekim

 

Ne var ki “seksenli yıllarda” gelmesini ümit ettiği ölüm, ‘ alışık yüzle’ çok erken gelir. Daha elli ikisinde, 25 Kasım 1980’de ‘tek başarım olur’ dediği ölümle yenik düşer. Trabzon’a demir atmış argonot, artık, Akçaabat’taki mezarlıkta, derin bir sessizlik içinde uyumaktadır.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık