• 07 Haziran 2019, Cuma 16:27
MustafaOnur Ustaoğlu

Mustafa Onur Ustaoğlu

KÜRT DÜZÜ

Bizde kekik etmek derler, sizi bilmem. Ben de güneş altında karşı geçede başıma çember bağlayıp, kekik ettim. Peşin sıra geze geze Topkara'ya bile gittim. Kırmızı soyulmuş yanaklarım bir yana cebimde sana topladığım kuzukulaklarım...Evet kaybedilenlere ben de sen gibi yeni uyandım. Lakin ayandım beyandım. Bilakis o günlere, kahramanları rüzgar önünde uçuşan topuklar gibi geçip gitti, yalan yok, içten içe çok yandım.
Eski bir teyibim vardı, bir kaç da kasetim. Göç gelirken kamyonun kasasında kaybolmasın diye sırt çantama saklardım. Pilleri pazardaki sergiden alınmaydı. Hatırlarsın bilirim hani şu yanındaki ağaca koyun keleği asılı olan. İşte oradan. Birlikte kızlı erkekli yakan top oynadığımız Kürt Düzü'nde oturur son ses dinlerdik. Yine aynı yerde bir başıma çelik oynadıktan sonra hartamaları kırık evimdeki yerinden tekrar aldım. Dostlarımız vardı zifiri gecelerde muhabbet sohbet oyunlar oynayıp hayaller kurduğumuz. Sağolsunlar, anahtar verdiler evlerinde kendi evimmiş gibi iki gün kaldım. Hatun Pınarı tarafindan bir rüzgar esti ki sorma. Sesi apayrı bir şarkı oluşturdu. Gözümden fırladı gitti güneş gözlüğü. Akinmaktan yeşermiş pantolonum geldi aklıma güldüm malum yerimizde durduğumuz tek bir gün bile yoktu. Düzlükte bağır çağır türküler şarkılar... Bilmeseler de isyanın gereği çoktu. Lakin eskilerin sözüydü seven seveni elbette ki bulurdu.
Oyunlarımızın en güzel anında hep akşam olurdu. Kimse gitmek istemezdi eve. Öylesi günlerdi ki özlemenin daha Türkçesini bile bilmiyordu TDK'nin afilli sözlüğü. Olsun, biz biliyorduk.
Birkaç kayadan oluşan bir burnun üzerinde meydan okurduk çam kokulu sergüzeşt tepelere. İlit Obası yolunun üst tarafındaki çeşmeye dönüp bir baktım şimdilerde öylesine yalnız ki...Evet cebimizde olmazdı, evimizde de dosta düşmana cebimizden ömrümüzden vere vere.
Obanın hayvanları çayırlara karşı otlardı sis okyanusu Tilki Taşı'nı geçmeden. Kalkmazdık mağaranın içinden yerimize dostlardan birini seçmeden. Elinde makası ile koyun yünü kırkardı İdris Dayı. Aşağısında arkadaşımızın terkedilmiş evi. Herkes herkese akrabaydı maddi manevi. Kemençe sesi eşliğinde ne horonlar oynardık orada. Ey gidi kara lastikten tekerlerini yaptığım, büyük çivilerle makaslar oluşturduğum tahta arabam...Değişir miydim seni bugünün en lüks aracına... Gözümde canlanırsın da arada. O günlerde yaşanan tüm anılar his olarak birebir aynı tuz ne ise yarada. Az yağlı ekmeğini yemedim ısırganlarla dolu bahçesinin önünde merhum hacı yengemin.
Bir düşündüm de demin...

Biz araba yolları istemedik. Evimizin önlerinde araba garajlarına ihtiyacımız yoktu. Lambalar, betonlar, kablolar umrumuzda olmadı. Bir kez bile neden gaz lambasıyla duruyor merhum Gıramedo Dursun'un evi demedik. Çünkü o öyle güzeldi. Çimenlere uzanarak baktığım yoksul ama onurlu tepeler de benim dünyamda çok özeldi.
O günlerde saçındaki perçem gözlerine uzanırdı. Olabilmenin geriye dönebilmenin an itibariyle bilirim ki yoktu hiçbir yolu. Ufuktaki karlı tepelere her sabah sevinç ve heyecanla bakan gözlerimin artık kenarları da obamın içi gibi çizgilerle dolu.
Gel bir sor bana nasıl unutayım...Ya da unutma sözünü böylesi bir yapay düzen içerisinde nasıl tutayım...


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık