• 17 Ocak 2020, Cuma 16:37
MustafaAyhan

Mustafa Ayhan

BİLİMSEL KOKOREÇ

“İnsan bilimsel bir varlık değildir; öyle olsaydı, kokoreç yemezdi.” Bu özlü ve muzip söz Muhsin Gurebâ ’ya ait. Bu sözü ilk duyduğumda, garipsemiştim ama bilahare anlamaya başladım. İnsan elbette bilimsel olamazdı çünkü bunun en bariz örneği “sanat” gibi bir soyutlukla realite ötesi, harika işler yaratmayı keşfetmiş olmasıydı. Bu minvâlde Sanatın, Bilim’e muhalif bir zeminden hareket ettiği bile söylense yadırgamamalıyız… Böyle olmasaydı, mesela katı fizik kurallarına takılsaydık, uçan atları nasıl tahayyül edebilirdik? Henüz hiçbir rabıtamızın olmadığı Uzaylı kardeşlerle ilgili filmleri nasıl çekerdik? Tabi bilimsellikle ilgili derdimiz nedir, neden konuya buradan girdik? Yavaş yavaş pekmezi seyreltelim o zaman…
Türkiye gibi “gelişmekte olduğu” varsayılan toplumlar, bilimsel prensiplerle gidilmesi gereken yollarda, romantik heveslerle ilerliyor ve bu nedenle sık sık duvarın dibinde beklemeye geçiyoruz; tosluyoruz demek istemiyorum, çok daha üzücü geliyor… Devam edelim… Sloganlar üreterek halkın yumuşak karnına vuruyoruz ve oradan politik ve akabinde ekonomik rant elde ediyoruz…  Bunlar olurken “bilimsel” telden çalmaya yeltenenleri “bunların dikili ağacı mı var!” diyerek hedef gösterip, twitter’da linç edilmelerini izlemeye koyuluyoruz. Bilakis bilimi dinlememek gerektiğinde ya da bilimle bir işimizin olmadığı durumlarda, saçma bir şekilde “bilimsellik” dilimizden düşmez oluyor ya da en azından sistemin köhne duvarına... Neyse duvar demeyelim; sistemin katı kurallarına çarpıyoruz. Buna yerinde bir örnek olarak, eğitim sisteminin yıllardır süregelen “ön kesici” veya benim deyimimle “heves bükücü” özelliğini gösterebiliriz. Dehâ ışığı olduğu çok bariz zekâları, bir bir kaçırıyoruz, ülkesine hizmet etmemesi için elimizden geleni yapıyoruz. O an yapılması gerekenin, söz konusu kişilerin düşünce ve icraat biçimine destek olmak amacıyla, özgün bir yöntemle desteklenmesi ve gerekiyorsa sistemin dışına çıkılması olduğunu kestiremiyoruz.
En başta aktardığım sözün, menfî anlamda olduğunu düşünmüş olabilirsiniz ama aslında niyetim olumlu bir şeyler söyleyebilmekti… İnsan kendine özel tercihlerinde bilimsel de duygusal da davranabilir. Tamamen keyfî tercihlerin denetim mekanizması bilim veya başka herhangi bir disiplin olmamalı diye düşünüyorum. Misâl vermek gerekirse, Neyzen Tevfik gibi bir dehâ’ya, rakıya ekmek doğrama ya da günün ilk ışıklarıyla, aç karnına rakı içme demek, en hafif deyimle abesle iştigal olurdu… Yeri gelmişken, burada andığımız üstat Neyzen Tevfik, şu an hayatta olsaydı, yüksek ihtimalle hakkında açılmış birçok davayla cebelleşiyor olacaktı… Onun gibiler, sistemin dışına çıkanlardı ve onlar canı çektiğinde kokoreç yiyebilen veya istediği alkollü içeceğe de ekmek doğrayabilen cenahtandı. Şimdi biri çıkıp, yahu Neyzen Tevfik kokoreç yememiş der mi bilmiyorum ama teşbihte hata olmaz diyelim de derdimizin ne olduğuna odaklanılmasını rica edelim.
Aslında kadim dünyadan bugüne en büyük tehlike, gerçeklerin, ekonomik veya siyasî kalıplarla farklı gösterilme çabası... Özellikle 20. yüzyıl'ın son çeyreğinden itibaren daha da büyük tehlike, hayatlarımızın tamamen bizim kararlarımızla şekillendiğine inanmamızın beklenmesi… Bu bağlamda Muhsin Gurebâ’nın şu sözünü de aktaralım: “Kapitalizmin en önemli mahareti, sizi normal bir hayat sürdüğünüze iknâ etmesidir.” Daha fazlasını yazmak gerekmez sanıyorum, böyle bitirelim…
 

[1] Bir gariban edebiyatçı tarafından, yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde öldüğü varsayılarak yaratılan bir bilge, âlim.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık