• 09 Eylül 2013, Pazartesi 10:00
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

ZAFER BAYRAMI'NI ATATÜRK'SÜZ KUTLADILAR!
 30 Ağustos Cuma günü, Başkomutanlık Meydan Muharebesinin 91. yıldönümü idi. Bu Zaferle, Türk Milleti'ni bu coğrafyadan silmekte kararlı olan ve bunun için üzerimize Yunan ordusunu süren emperyalizme unutamayacağı bir tokat atmıştık.
Büyük Zafer vesilesiyle Giresun'umuzda düzenlenen kutlama töreni Hükümet binasının önündeki alanda yapılmış. Bugüne kadar 30 Ağustos törenlerinde bir subayımız konuşma yaparken, bu defa bir din dersi öğretmenini konuşturmuşlar!  Orada kutlanan bir dinî günümüz değildi ki, din dersi öğretmeni konuşsun. Hadi askere alerji var! Peki, Tarih öğretmenleri ne güne duruyor?
 O gün Cuma namazında, bekledik ki, vaaz ve hutbede de Türk Milleti'nin bu coğrafyadaki varlı-ğını borçlu olduğu bu büyük günün anlam ve öne-minden söz edilsin! Ne gezer! Bizim bulunduğu-muz camide İmam Efendi, 'Müslümanların komşuluk ilişkilerinin öneminden' söz eden sıradan bir vaaz verdi! Hutbeyi bekledik! Ne var ki, hutbe de bizim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Atatürk'ün ismi zikredil-meden Büyük Zafer'e şöyle bir değinildi ve Büyük Taar-ruzu yapan Komutanlara minnet ifade edildi o kadar!
Evet, Cuma Hutbesinde, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa yoktu! 'Komutanlar' ifadesi ile yetinildi! Hâlbuki biliyoruz ki, Meclis'e ve Komutanlara kalsaydı Büyük Taarruz'un yapılması mümkün değildi. Çünkü Türk Ordusu'nun böyle bir taarruz yapabileceğine ne Meclis ne de Komutanların neredeyse tamamı inanmamaktaydılar! Büyük Taarruz'dan önce Komutanlarla yapılan toplantıda, Yakup Şevki Paşa, “Milletin varını yoğunu zar gibi atmanın tarihçe bir cinayet sayılacağını” söyler. Mustafa Kemal Paşa'nın, “Milletin varı yoğu bundan mı ibarettir Paşam?” sorusuna “Evet!” cevabını vermesi üzerine Mustafa Kemal Paşa, “O hâlde kesin sonucu bununla almak zorundayız” der! Kemalettin Sami Paşa, “Bizim geri teşkilâtımız düşmanı yirmi kilometreden fazla kovalayamaz” deyince Mustafa Kemal Paşa,“Demek düşmanı yirmi kilometre içinde yok etmek zorundayız” cevabını verir! İsmet Paşa da taarruza karşıdır! Ne var ki, Fevzi Paşa'nın, “Madem ki, ordunun bana güveni yok, ben çekiliyorum” şantajı üzerine telâşa düşer ve “Efendim, bize fikrimizi sordunuz, söyledik. Yoksa hepimiz emrinizdeyiz” cevabını verir (“Çankaya”, s. 308)!
Sakarya Savaşları sırasında, Ordunun Eskişehir'i boşaltarak çekilmesinin sorumlusu olarak gösterilen Mustafa Kemal Paşa'ya karşı, muhalefetin dalga dalga yükseldiği o zor günlerde, Falih Rıfkı Atay şu değerlendirmeyi yapar: “Felâkette idik. Tek sorumlu o idi. Acaba kurtulunca zafer şerefini ona verecek miydik”  (“Çankaya”, s. 290)?
Atay'ın belirttiğine göre, O'ndan kurtulmak isteyenlerin Zafer'den sonraki düşünceleri de şudur: “Ah! Bir kurşun; son Yunan kurşunu Mustafa Kemal'in göğsüne saplanamaz mıydı?”  Falih Rıfkı, daha sonra insanın kalbini sızlatan şu tespiti yapar: “Doğu böyledir, dostlarım. Doğuda kin, kolayca hıyanete kadar götürür. O gün sapsarı kesilenler veya onların kinini güdenler, şimdi bile o günün hatırasını söndürmeye uğraşmakta değil midirler? Doğu kini, vicdanları saran bu kanser… Kanserlerin en habis soyu”(“Çankaya”, s. 315)!
Evet! Şimdi bile, “O'nun hatırasını söndürmeye çalışmak” nasıl bir gaflettir?
Necati Doğru Sözcü'de, “30 Ağustos Olmasaydı”  başlığı altında, bazı Müslüman ülkelerin adlarını saymış ve 'Türkiye bunlar gibi olurdu' değerlendirmesini yapmış.  Bize göre eksik bir tanım. Çünkü 30 Ağustos Zaferi kazanılmasaydı ne Türkiye diye bir devlet ne de Anadolu'da Türklük olurdu! Her şeyi büyük Atatürk'e borçluyuz. Acı olan, geçmişteki çekişmelerin sebeplerini bile tam bilmeyen bazı kesimlerin, kinlerinin gözlerine indirdiği perde yüzünden bu gerçeği görememeleridir.
Yahya Kemal Beyatlı'nın Büyük Taarruz hakkındaki bir şiiri şu duygulu mısralarla sona erer:  Şu kopan fırtına Türk Ordusudur Ya Rabbî! Senin uğrunda ölen Ordu budur ya Rabbî!  Tâ ki, yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın; Galip et, çünkü bu son Ordusudur İslâm'ın!
Evet, bu topraklarda başı dik, haysiyetle ve şerefle yaşamayı bu büyük Dahi'nin yoktan var ettiği bu Ordu'ya ve gerçekleştirdiği Büyük Zafer'e borçluyuz. Pakistan Müslümanlarının büyük önderi Muhammed İkbal, Büyük Zafer'den önce, bir Kurban Bayramı namazında, Lahor şehrindeki Padişahî camisinde Türk Ordusu'nun başarısı için yaptığı duayı şu sözlerle bitirir:“Dua edelim kardeşlerim, Allah Ehli İslâm'ı Ehli Salib'e karşı asırlarca müdafaa eden Türk askerini muzaffer kılsın ve onların Başkumandanı Kaidi Azam (Büyük Kumandan) Mustafa Kemal Paşa'ya zafer nasip etsin. İslâm'ın Güneşi kararmasın. Yeniden doğarak arzımızın üstünde yükselsin!”
Muhammed İkbal Atatürk'ü böyle yüceltirken, günümüzdeki Atatürk karşıtlarının ağzında hep “İstiklâl Harbi'nde yalnız Mustafa Kemal mi vardı?” sakızı çiğnenir durur! Hâlbuki, Atatürk olmasaydı ne bu Ordu'nun kurulması, ne bu Zafer'in kazanılması; ne de bu coğrafyada, güçlü bir Türk varlığı söz konusu olabilirdi. Acaba Atatürk'e bunun için mi karşılar?
 Falih Rıfkı'nın belirttiğine göre, Zafer'den sonra Atatürk'e cephe alan Rauf Orbay, Atatürk öldükten sonra, Kuvay-ı Milliye devrinin Kâzım Karabekir, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy gibi büyük tanınmışları ile bir toplantıda, şu dürüst değerlendirmeyi yapmıştır: 'Hiç birimiz olmasaydık Kurtuluş Savaşını Atatürk gene başarırdı. Ama o olmasaydı hiçbirimiz onun yaptığını yapamazdık' (“Çankaya”, s. 64)! Rauf Orbay'ın bu dürüst ve vakur değerlendirmesinden sonra söyleyecek bir şey kalıyor mu?
Atatürk'ü karşı olan zihniyet, o büyük insanın inancını da sorgulamaya kalkar! Aşağıda verdiğimiz şu iki örneğe bakarak kararı siz verin.
 Hıristiyanlık propagandası ile, Bursa Amerikan Kız Koleji'nde 3 kız öğrencinin Hıristiyan olması üzerine, 29 Ocak 1928 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile bu okul derhâl kapatılır! Millî Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey bununla kalmaz; bundan sorumlu tutulan üç bayan öğretmeni mahkemeye verir! Mahkeme bunları üç gün hapis ve üç lira para cezasına çarptırır!1927'de Türkiye'de göreve başlayan ilk ABD Büyükelçisi olan Grew, Amerika'nın itibarını kurtarmak için çok uğraşır fakat öğretmenlerin yargılanmasını önleyemez! Bu olaydan sonra birçok misyoner okulu kendiliğinden kapılarını kapatır! 1939'a gelindiğinde Amerikan Misyoner Kurulu'nun 426 okulundan sadece dört okulu kalmıştır (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s. 367)!                                                                                                                                                   
Falih Rıfkı Atay'ın verdiği şu bilgi de not edilmelidir: “Medenî kanunla, Türk kadınına, garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde bırakınız ecnebî erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebî kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül edemezdi” (“Çankaya”, s. 410)!
Yüce Peygamberimiz mealen “İnsanları ibadetlerine göre değil, amellerine göre değerlendirin” demişti. Atatürk, hayatı boyunca zulme,  zalimlere, emperyalizme karşı olmuş; mazlum milletlerin yanında durmuştur.  Dönemin bağımsız Müslüman ülkeleri olan İran, Irak ve Afganistan'la, Sünnî ve Şiî ayırımı yapmadan kurulan Sadabat Paktı O'nun eseridir. 10 yıl daha yaşasaydı, bugün Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan gibi ülkeler de bu paktın üyeleri olurlar ve emperyalizm bu İslâm coğrafyasını kan gölüne çeviremezdi. Şu 'Körüklenen Kinleri'unutarak, Atatürk Dönemi ve sonrasında yaşananlar önyargısız bir şekilde incelense, inanınız, bu ülkede deprem gibi gelişmeler olur.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık