• 26 Ocak 2020, Pazar 16:18
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

YENİDEN TRABLUSGARP'TAYIZ ! (1)

Günümüzde Libya olarak bilinen, fakat Osmanlı hâkimiyeti sırasında Trablusgarp diye anılan ve Kuzey Afrika'da, elimizden en son çıkan bu topraklar, uzun bir ilgisizlik döneminden sonra, günümüzde yine gündemdedir. 
Türkiye, Atatürk'ten sonra, Batı ile ittifakı tercih etmiş ve bölgeye yönelik politikalarını da bu ittifak çerçevesinde yürütmüştür ki, bunun Kemalist bir politika olmadığını biliyoruz. Çünkü Atatürk'ün, bölgemizi, Emperyalist Devletlerin baskılarından uzak tutmak amacıyla, daha Sadabat Paktı'ndan başlayarak, bölge devletleriyle yakın işbirliği gerçekleştirmek arayışında olduğunu biliyoruz.  Nitekim, şu sözleri de bunun en somut kanıtıdır: “Osmanlı'nın enkazı üzerinde kurulan devletlerin kaderleri birdir. Bu devletler, aralarında, birlikler manzumesi oluşturmalıdır” (Hasan Rıza Soyak, “Atatürk'ten Hatıralar”, s. 500)!
Ne yazık ki, bu direktife rağmen, Atatürk'ten sonra, ülkemiz hakkındaki amaçları çok iyi bilinmesi gereken Batı Emperyalizminin temsilcisi olan devletlerle 'dost' olunmuştur!  Hâlbuki, gerek millî menfaatlerimiz ve gerekse bölge devletlerinin menfaatleri için, Atatürk'ün direktifleri doğrultusunda, yüzyıllarca Osmanlı (Türk) hâkimiyeti altında bulunan (Atatürk zamanında İngiliz ve Fransız mandası olan), ancak, II. Dünya Harbi'nden sonra bağımsızlıklarına kavuşan Mısır, Ürdün, Lübnan, Yemen ve Libya gibi devletlerle de yakın ilişkiler kurulmalıydı. Atatürk'ün sağlığında,  Sadabat Paktı ile Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında yakın dostluk ve işbirliği ilişkileri gerçekleştirilmişti.  Eğer bir on yıl daha yaşamış olsaydı, bu devletleri de bu Pakt'a katacağı muhakkaktı. Bu arada tabiî ki, Rusya ile kurduğu yakın dostluk ve işbirliği ilişkilerini de hatırlatmalıyız. Ne yazık ki, Atatürk'ten sonra, Atatürk'ün, Türkiye'nin öncülüğünde gerçekleştirdiği bu bölge merkezli siyaset terk edilerek, ülkemiz Batı'nın vesayetine sokulacaktır.  Bu çok radikal Rota Değişikliğine mazeret olarak da, milletimiz onlarca yıl, Sovyet Tehditleri yalanları ile kandırılacaktır. 
Bu politikanın elbetteki, Batı'nın yönlendirmeleri doğrultusunda gerçekleştirildiği muhakkaktır. Fakat Batı, Arap Baharı senaryosunu yazdığında, ülkemize de yeni bir rol biçmiş ve Graham Fuller'in, “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” isimli kitabında ipuçlarını bulduğumuz, 'Yeni Osmanlıcılık'  bakışıyla, Bölge Devletlerine müdahalelerimiz başlamıştır! 
Türkiye elbetteki, yüzyıllarca bir arada olduğu bölge halklarıyla yakın ilişkiler kurmalıydı. Fakat bu, 'Ağabey' tavrı ile değil, Kardeşlik Hukuku gözetilerek yapılmalıydı. Bu yapılmadığı için, Suriye ve Mısır'da bedel ödemek durumunda kalınmıştır! 
Burada, Atatürk'ü 'Batılı' yapan 'Atatürkçülerimizin',  'Aman Orta Doğu bataklığına bulaşmayalım' yaklaşımı ile, Bölge Devletleriyle, 'Kardeşlik Hukukunu' esas alan bir yaklaşımla kurulacak ilişkilere bile karşı çıktıklarını da hatırlatmak isteriz!
Kaddafi Libya'sını Emperyalist Devletlerin hunhar saldırısı ile baş başa bıraktıktan sonra, şimdi Libya'da etkili olmak için çabalıyoruz! 
Kardeş Libya ile ilgilenmemiz yanlış mı? Tabiî ki değil. Bundan ancak  mutluluk duyarız. Fakat bunda çok geç kalındığı da muhakkaktır. Libya ile dostluğumuzu geliştirecek tarihî bir geçmişe sahibiz. Bu topraklarda kötü hatıralar bırakmadık. Osmanlı (Türkler) Kuzey Afrika ülkelerinde, her zaman hayırla anılmıştır. Atatürk'ün ve Enver Paşa'nın burada, Libya halkı ile birlikte İtalyanlara karşı verdikleri mücadeleyi; İstiklâl Harbi'nde bizi destekleyen Sunusileri nasıl unutabiliriz? O nedenle, Libya'ya, 'Aman Orta Doğu Bataklığına Bulaşmayalım' anlayışsızlığı ile de, büyük hayâllerin sarhoşluğu ile de bakılmamalı; Atatürk'ün, “Milleti boş hayâller peşinde koşturarak, zarara uğratmayınız” uyarısı da hatırda tutulmalıdır.
LİBYA'YI BİRAZ TANIYALIM    
Âli Paşa zamanında, Türkiye'de ilk Fransızca gazete çıkaran Fransız gazetecisi Şarl Mismer, 1868 yılında, Osmanlı hâkimiyetinde olan yerlere yaptığı uzun seyahatte ziyaret ettiği Trablusgarp hakkında, bize şu önemli bilgileri veriyor: “Sünusîlik Trablusgarp'da çok yaygın ve hâkim tarikattı. Trablusluların Arap olmadığını söyleyeceğim. Her hâl ve hareketleri ile, Orta Asya orijinli oldukları anlaşılıyordu. 'Berberîler kimdir, asılları nereye dayanıyor?' eldeki tarih kitaplarında bilgiler bulamadım. Trablusgarp; 'Osmanlı Garp Ocakları' adını verdiği, Cezayir-Fas-Tunus'un öncesinde, Türk hâkimiyetine geçmiş olan bir belde. Anadolu'dan buraya büyük göçler olmuş. Yerlilerle kaynaşmışlar. Yeniçeriliğin kaldırılmasından önce burada bir de, Askerî idare kurulmuş. Halk yaşayış olarak da Araplara benzemiyor” (Cemal Kutay, “Bilinmeyen Tarihimiz”).
Sultan Abdülhamid, Kürtlerin ve Arapların devlete bağlanmalarına büyük önem vermekteydi. Bu konuda, Doğan Avcıoğlu'nun verdiği şu önemli bilgiyi de paylaşmak isteriz: 
“II. Abdülhamid, İstanbul Kabataş'ta (Bugünkü Kabataş Lisesi), aşiret başkanlarının çocuklarını okutmak üzere bir Aşiret Mektebi açmıştı. Bu okula, Kürt aşiret başkanlarının çocuklarından başka, Suriye, Irak, Ürdün, Yemen, Hicaz, Trablusgarp ve Cava gibi yerlerdeki Arap ve Müslüman aşiret başkanlarının çocukları getirilmişti. Gelen bu Arap çocuklarının hiçbiri Türkçe bilmez fakat 7-8 ayda Türkçeyi mükemmel öğrenirlerdi” (Doğan Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s. 1087).    
İTALYA TRABLUSGARP'A İLGİ DUYUYOR!
Sultan Abdülhamid, İmparatorluğun Kuzey Afrika'da elde kalan bu son topraklarıyla yakından ilgilenmekte; buraların devletle bağını güçlendirmek için çabalamaktaydı. Fakat bu topraklara ol yok !, ilgi gösteren bir devlet daha vardı.  1870'de ulusal birliğini tamamladıktan sonra, “İtalya Devleti” olarak sahneye çıkan ve sömürgeler arayışında olan İtalya!
 Bu konuda, Abdülhamid'in Özel Kalem Müdürü Tahsin Paşa,  hatıralarında şu bilgiyi vermektedir: “İtalyanların Trablusgarp'ta nüfûz tesisine çalıştıkları ve istilâ fikirleri besledikleri anlaşılmakta idi. Roma kabinesi, Trablus'taki İtalyanların çocukları için bir mektep inşasına ve gene İtalyanların ticarî işlerinde kolaylık görmeleri için bir banka açılmasına müsaade olunmasını talep ediyordu.  Bu taleplerin önüne geçmek için uğraşıldığı sırada, oraya asker gönderilmesi maksadıyla, Roma'da bazı tertibat yapılmakta olduğu işitildi. O vakit, hemen Paris Büyükelçimizin, Fransa Hariciye Nâzırı ile temas kurması istendi. Fransa Hariciye Nâzırı, İtalyanların Trablusgarp'taki bu teşebbüsleri konusunda uyarıldı. Fransa'nın devreye girmesi İtalyanları duraklattı. Fakat, İtalyanların bir tecavüzüne karşı oraya on altı bin mavzer tüfeği gönderildi ve ahalî teşvik edilerek bir süvari ve piyade kıtası meydana getirildi” (“Tahsin Paşa'nın Yıldız Hatıraları”, s. 86).
Tahsin Paşa'nın belirttiğine göre, Sultan Abdülhamid, Anadolu'dan buralara gitmiş ve yerli halkla karışmış olan Türk kökenli “Kuloğulları” isimli ahaliden 1200 kişilik seçme bir süvari alayı vücuda getirmiş; daha sonra da beş bin kişilik bir piyade birliği oluşturmuştur. Böylelikle, İtalyanların âni bir saldırısına karşı, ilk anda karşı koyacak bir savunma gücü meydana getirilmişti (Tahsin Paşa, age. s. 391).


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık