• 20 Ekim 2017, Cuma 8:51
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

YENİDEN SADABAT PAKTI! (2)
 Amerikan hegemonyası çatırdıyor demiştik. Evet, başta Rusya olmak üzere bölge devletlerinin işbirliğine gitmeleri, Amerika'nın bütün hesaplarını alt üst etti. Irak Merkezî hükümetinin Kerkük'e girmesi ve kentin tamamını ele geçirmesinde bu işbirliğinin payı büyüktür. Irak Ordusu, Kerkük'ü ele geçirdi Peşmerge ve PKK eşkıyası kaçtı. Barzani'nin nüfus yapısını değiştirmek için Kerkük'e yerleştirdiği Kürtler de kaçıyor!
MGK'nın, hükümete, Barzani'nin en büyük gelir kaynaklarından birisi olan Habur sınır kapısının, Bağdat Yönetimine teslim edilmesi konusunda tavsiye kararı alması da önemlidir. Bu operasyonun Barzani'nin sonunu getireceği kesindir. Barzani, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olacak! Darısı, Amerika'nın, 'Kara Ordum' dediği Suriye PYD'sinin başına! Türkiye, İran ve Irak arasındaki bu bölgesel işbirliği devam ettirildiği takdirde, bunun da pek uzak olmadığını söyleyebiliriz.
Bölge devletleri işbirliği yaptıklarında, Amerika'nın masa başında hazırladığı senaryoların hiçbir kıymet ifade etmeyeceği, Irak ordusunun Kerkük operasyonu ile meydana çıkmıştır. Keşke, bu birliktelik daha önceleri gerçekleşseydi. Dedik ya, Atatürk'ten sonra hep, deneme-yanılma yöntemi ile ilerledik! Bu yüzden de, gereksiz maliyetler ödedik! Fakat, yapılmaması gerekenler ve neleri yapmak zorunda olduğumuz da, bu suretle meydana çıkıyor! Bugün artık iktidar yanlısı yazarlar da 'Yeniden Sadabat Paktı' demeye başladılar! Bu güzel bir gelişmedir.
Atatürk'ün ölümünden sonra katıldığımız Batı İttifakı, bir millî hassasiyet kaybı yaşamamıza sebep olmuştur. Batı'nın yörüngesine giren siyaset, basın ve aydınlar, dünyaya ve kendi ülkemize, Amerika'nın gözlerine yerleştirdiği gözlükle baktıkları için, millî meselelerimizde millî bir tavır ortaya koyamadılar! Amerika'ya rağmen bu tavrı koymaya kalkanların da kuyuları kazıldı! Ergenekon ve Balyoz davaları bunun son örneğidir.
Daha önce de hatırlattık! İsmet Paşa, ABD ile imzalanan yardım anlaşması sebebiyle, 12 Temmuz 1947'de şunları söylemişti: “Büyük Amerika Cumhuriyeti'nin, ülkemiz ve ulusumuz hakkında beslemekte olduğu yakın dostluk duygularının yeni bir örneğini teşkil eden bu sevinçli olayı, her Türk candan alkışlamaktadır” (Metin Aydoğan, “Bitmeyen Oyun”, s. 127)!
ABD ile dostluğu işte böyle yücelten İsmet Paşa, 1963 yılında, bu ülkenin Başbakanı olarak, bu 'dostluk' sebebiyle ülkenin içine sürüklendiği vahim durumdan bakınız nasıl yakınmış: “Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum, sonucu bana gelmeden, Washington'un haberi oluyor. Sonucu memurdan önce sefirden öğreniyorum... Böyledir bu işler. Peygamber edasıyla size dünyaları vaad ederler. İmzayı attınız mı, ertesi gün gelmişlerdir. Personeli gelmiştir, üsleri gelmiştir. Ondan sonra, sökebilirsen sök! Gitmezler! Ancak bu meselenin üzerine vakit geçirmeden eğilmek lâzım. Yoksa bağımsız bir dış politika güdemeyiz. Fakat zannetmeyiniz ki, kolay bir iştir. Teşebbüs ettiğiniz zaman başımıza neler gelir kestiremem” (Doğan Avcıoğlu, “Türkiye'nin Düzeni”, s. 578)!
1975 yılına gelindiğinde, Amerika'nın yardım görevlisi Dr. Richard Podol, Washington'a gönderdiği, kendi adıyla anılan 'PODOL RAPORU'nda şunları yazacaktır: “Yirmi yıldan beri Türkiye'de faaliyette bulunan yardım programı meyvelerini vermeye başlamıştır. Amerikan değerlerini benimsemiş Türk yönetici yetiştirme işi başarıya ulaşmıştır. Önemli merkezlerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk'ün bulunmadığı bakanlık ya da bir iktisadî devlet teşekkülü hemen hemen kalmamıştır. Hâlen bulundukları kuruluşlarda ilerici kuvvet niteliği taşımakta olan bu kimselerin, kısa zamanda genel müdürlük ve müsteşarlık mevkilerine geçmeleri beklenir. AID bütün gayretlerini bu gruba yöneltmelidir. Geniş ölçüde, Türk idarecileri indoktrine etmek gerekir” (Metin Aydoğan, “Yeni Dünya Düzeni”, s. 884).
Sadece idareciler değil, siyasetçiler ve aydınlar da indoktrine edildiler.
Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz'ın, Fethullah Gülen hakkındaki şu sözleri de, bu indoktrinasyonun ne kadar etkin olduğunun çok vahim bir örneğidir: “Türkiye'de kanunsuz işlere karışacak en son kişi Fethullah Gülen'dir. Adının MİT listesinde yer almasını şaşkınlık ve üzüntüyle karşılıyorum” (Dr. Necip Hablemitoğlu, “Köstebek”, sa.137)!
1996 yılındaki MİT raporu, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı'nın 1999 yılındaki raporu ve Dr. Necip Hablemitoğlu'nun 2000 yılında yayınlanan “Köstebek” kitabı meydandayken, bu sözde cemaatin gerçek yüzünün anlaşılamaması hazindir.
Bir ABD organizasyonu olmasaydı, Fethullah Cemaati, 'Devlet içinde Devlet' durumuna gelebilir miydi? Fakat işte, Amerika'ya doğrudan karşı çıkmaya cesaret edilemediği için, FETÖ'nün Amerika'nın koruması altında olduğu bilindiği hâlde, 'Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım' anlayışı ile hareket edildi. Görevlerini yapanların da başlarına gelmeyen kalmadı!
Bu, NATO konusunda da böyle oldu. NATO konsepti ile yetişen komutanlar, NATO'ya karşı çıkamadılar. Çünkü, zihinlere, NATO'nun bizi, 'olmayan Sovyet Tehditlerine karşı' koruduğu algısı yerleştirilmişti!
Geçenlerde Aydınlık gazetesinde yayınlanan bir seri mülâkatta, emekli komutanlar, NATO hakkındaki düşüncelerini açıkladılar. Kurmay Albay İhsan Sefa, NATO konusunda şu değerli bilgileri vermiş: “NATO bize hep yanlış istihbarat verdi. NATO bize sunî düşman yarattı. Nitekim, SSCB dağıldıktan sonra, 1996'da Bulgaristan ile ikili askerî eğitim işbirliği anlaşması için görüşmelerde bulunmak üzere benim içinde bulunduğum bir heyet ile Sofya'ya gittik. Orada altı gün kalıp görüşmelerde ve incelemeler-de bulunduk. NATO'nun bize verdiği istihbarata göre, 'Boğazlardan sıcak denize inmeye çalışan SSCB, Türkiye'ye saldırıyı Bulgaristan üzerinden başlatacaktı!' Bulgaristan'ın Türkiye ve Karadeniz sınırı boyunca öylesine çok hava savunma füzeleri var ki, bu ülkeye yapacağımız hava taarruzlarında uçaklarımızın nerdeyse tamamını kaybedeceğiz! Öyleyse taarruz kollarımızı Karadeniz'den alabildiğince kuzeye yönlendirip, Romanya sınırından Bulgaristan'a yönlendirmeliyiz ki, kayıplarımız asgari olmalıydı! Ancak buna da uçaklarımızın menzili yetmiyordu. Bize bu istihbaratı veren ABD diyordu ki, sana tanker uçağı satayım, havada yakıt ikmali yap! Ve tanker uçağı alıyoruz. Hâlbuki, NATO'nun bize verdiği bu istihbarat külliyen yalan ve uydurmaymış. Bulgarların değil füzeleri, aralarında haberleşecek telefonları bile yoktu! Nitekim, bir yere telefon etmem gerektiğinde, iki tane kilitli kapı açıp oradan bir telefon gösterebildiler!” ./…





MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık