• 25 Ağustos 2017, Cuma 10:16
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

YAŞANANLARDAN DERS ALMALIYIZ (5)
 Bu yazı dizisine, Fethullah Cemaatinin devletteki yuvalanması ile başladık. Cemaatlerin etkinliğinin devletimiz için yarattığı tehlikelerden söz ettik.
 İspanya'da 800 yıl hüküm süren Endülüs Emevî Devleti yıkıldığında,  2.000'e yakın cemaatin bulunduğunu hatırlatalım!
Ne var ki, cemaatçilik günümüzde de itibar görmektedir. Nasıl, Fethullah Cemaatinin korunup kollanması, iktidar nimetlerinin bu cemaate sunulması, kısa yoldan menfaat elde etmek isteyenleri bu Küresel Çetenin ağına düşürdüyse, iktidarlar cemaatlere teveccüh ettikçe, yine, devletten menfaat elde etmek isteyenlerin iktidara yakın cemaatlere yöneleceği muhakkaktır.  Lâikliğin önemi işte burada karşımıza çıkıyor. 
Devlet, vatandaşlarının dinî inançlarına karşı kör olmalıdır. Din adına ortaya çıkarak, milleti iğfal edenlerin sebep olduğu facialardan sonra,  artık hata yapmak lüksümüz yoktur. Atatürk, bu konuda da yolumuza ışık tutuyor. Günümüzde kimi gafiller, Atatürk'ü, 'dini devletten tasfiye etmekle' suçlasalar da; Lâiklik 'dinsizlik' olarak görülse de, bu devletin, bunca iç ve dış saldırıya karşın bugüne kadar yaşamasını, başta lâiklik olmak üzere, Cumhuriyet Değerlerine borçlu olduğumuz iyi bilinmelidir. Prof. Halil İnalcık, Atatürk'ün din alanında gerçekleştirdiği devrimi, şu sözlerle açıkladığını belirtmektedir: 
“1. Müslüman'ız. Müslümanlığı reddetmiyoruz. 
2. Fakat, tarih gösteriyor ki, din siyaset vasıtası yapılarak menfaat ve ihtiraslara alet edilmiştir. 
3. İnanç ve vicdanımıza ait kutsal duygularımız, böyle ihtiraslara alet yapılmamalıdır.
 4. Dünya ve din işlerini ayırmak, Müslümanların bu dünyada ve öbür dünyada mutluluğu için zorunludur. İslâm dininin gerçek büyüklüğü bununla ortaya çıkacaktır.”
Atatürk'ün bu sözlerine itibar edilseydi, hiç FETÖ diye bir olayı yaşar mıydık? 
Halil İnalcık'ın belirttiğine göre,  Atatürk, “Dinimizin, sonradan dine bulaştırılmış olan bâtıl inançlardan, hurafelerden arındırılması gerektiğine” inanmaktaydı. 1923 yılı Mart ayında, dinimiz hakkında şu önemli açıklamayı yapmıştır: “Hükümdarlar, milletin cehaletinden ve taassubundan istifade ederek, bin bir siyasî ve şahsî maksat ve menfaat temini için dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunmuşlardır.  İslâmiyet'te mümin ile Tanrı arasında aracı bir ruhban sınıfı yoktur. Din ve ibadet kişinin bir vicdan işidir” (Prof. Halil İnalcık, “Avrupa Rönesansı”, s. 362). 
Nitekim, Hadid Suresi 27. ayette,  “Biz onlara ruhbanı emretmedik” diye buyrulduğunu hatırlatalım! İlginçtir ki, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 2012 yılı Meal-Tefsirinde, bu ayet olduğu gibi verilmiş ve herhangi bir açıklama yapılmamış!
Atatürk'ün 1914 yılında yazdığı, “Zabit ve kumandan ile Hasbihal” kitabındaki şu ifade de, O'nun Allah ve din inancının ne kadar güçlü ve ne kadar samimî olduğunun bir kanıtıdır: “Askerlerimizin ruhunu kazanmak bizim için bir vazife olduğu gibi, evvelâ onlarda bir ruh, bir emel, bir seciye yaratmak da Allah'tan ve Medine-i Münevvere'de yatan Cenab-ı Peygamberden sonra bize teveccüh ediyor!”
Atatürk'ü ve O'nun gerçekleştirdiği büyük dönüşümün, bu coğrafyada bağımsız bir devlet olarak varlığımızı sürdürebilmek bakımından önemini hâlâ daha anlayamayanlar, Atatürk hakkında zihinlerine yerleştirilen yanlış fikirleri artık sorgulamalıdırlar. Tabiî bunun için önce, doğru dinin öğrenilmesi gerekir. Atatürk düşmanlığının arkasındaki ana güç Batı'dır. Batılılar Atatürk'e nasıl düşman olmasınlar ki! Türkleri Avrupa'dan tamamen atmaya yeminli idiler. Fakat bunu başaramadılar. Büyük Zafer'den sonra, birliklerimizin, İngilizlere rağmen, Trakya'da da ilerlemeye başlamaları üzerine, Lord Kinross, İstilâcıların ruh hâli konusunda şu tespiti yapıyor: “Türklerin daha üzerlerinde Hıristiyan kanı tüterek, başıboş ve korkusuz bir Fatih gibi Avrupa'ya tekrar ayak basmaları, savaşta bütün olupbitenlerden sonra, Müttefikler için şerefsizliklerin en büyüğü demekti”  (Kinross, “Atatürk”, s. 505).
İstanbul'u işgal eden İtilâf Devletleri, 6 Ekim 1923 tarihinde Türk Bayrağını selâmlayarak kutsal vatan topraklarını terk etmek zorunda kaldıklarında, Türk askerinin İstanbul'a girişini gören Yüzbaşı Armstrong, duygularını şu sözlerle dile getirecektir: “Ruhumun isyan ettiğini duyuyorum. Türkler, sanki Kanunî Sultan Süleyman devrinde imişler gibi düşünüyorlardı.  İngiltere İmparatorluğu şerefinin bütün Asya'ya karşı çamurlara yuvarlanması gururumu yaralıyordu” (“Çankaya”, s. 338)!
         İstanbul'un fethi olarak, bizim asıl kutlamamız gereken gün de, işte bugündür; yani 6 Ekim 1923!
Batılı Emperyalistler, Atatürk'e tabiî ki, düşman olacaklar. Çünkü Atatürk, bütün hesaplarını bozan adamdı. Yenilmişlerdi! Bunu, başta sömürgeleri olmak üzere bütün dünya görmüştü. Türk Zaferi, bütün Mazlum Milletleri ayağa kaldıracak ışığı yakmıştı. Emperyalistler, sömürgelerini birer birer kaybetmeye başlamışlardı. Bu bakımdan, Atatürk'ü hedef almaları normaldir. Bize bağımsız bir vatan bırakan bu büyük insana, içimizden kimilerinin hayasızca saldırmaları ise gafletlerin en büyüğüdür. 
Şunu herkes çok iyi bilsin ki, Atatürk sadece 10 yıl daha yaşasaydı, İsrail diye bir devletin kurulması aslâ söz konusu olamazdı. 1937'de Hindistan'ın Bombay Chronick gazetesinde yayınlanan mülakâttaki sözleri,  Atatürk'ün Filistin konusundaki düşüncelerini ortaya koymaktadır. Bombay Chronick gazetesi,  “Filistin'e el sürülemez.  Kemal Paşa Avrupa'ya ihtar ediyor! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hâkimiyetine tahammül etmeyeceklerdir” başlığı ile bunu manşetten veriyor!
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın 20.08.1937 tarih, 5476/7/1 K sayı ile Başvekâlet yüksek makamına gönderilen tercüme metinden anlaşıldığına göre, Atatürk şu çok önemli tespitleri yapmış: “Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip, bu sözde istiklâl kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları şayanı teessüftür.  Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz, vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için, İslâmiyet'in mukaddes yerlerinin Musevî'lerin ve Hıristiyanların nüfûzunun altına girmesine mâni olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslâmiyet'e lakayt olmakla itham edildik.  Fakat bu ithamlara rağmen Hazreti Peygamberin son arzusunu yani mukaddes toprakların daima İslâm hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız” (Necdet Sevinç, Yeniçağ gazetesi, 18.05.2005).  ./…
NOT: Yarın, bugünümüzü borçlu olduğumuz BÜYÜK TAARRUZ'UN  başladığı gündür! Bayrak asmayı unutmayınız.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık