• 15 Nisan 2013, Pazartesi 8:41
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

UYANIŞ YENİ BAŞLADI!
 Silivri'de tutuklu olarak yargılanan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin ve Tümgeneral Ahmet Yavuz'un, Aydınlık gazetesinde, 15 Şubat 2013 tarihinde manşetten yayınlanan mektupları üzerinde duracağımızı daha önce belirtmiştik. Bu mektupta yapılan tespitler son derece önemlidir fakat ne yazık ki, topluma önderlik yapacak kapasitedeki insanlarımızın büyük bir çoğunluğu bu kavrayışın oldukça uzağındadır. Bugün, ülkemizde uygulamaya sokulan menfur senaryoların, tıpkı Sevr Antlaşması gibi çöp sepetine atılabilmesi, vatansever güçlerin birliğini gerektirmektedir.  Bize göre bu birliğin önündeki en büyük engel ideolojik ayrılıklardan ziyade, hâlâ daha, yakın geçmişin yeterince kavranılamamış olmasından ileri gelen yorum farklılıkları ve bunun sebep olduğu yapay ayrılıklardır. Bu ayrılıkların temel sebepleri, “II. Abdülhamid'in, İttihat ve Terakki Partisi'nin, Atatürk'ün ve Atatürk sonrasında Batı'nın vesayeti altına girişimizin sorumluları hakkındaki farklı bakışlardır. Bir süre bu konular üzerinde durmak istiyoruz.
Önce Komutanların tespitlerini hatırlatalım: “Ülkemizin yeniden yapılandırıldığı ve bu yapılanmaya uygun bir Silâhlı Kuvvetler vücuda getirilmeye çalışıldığı aşikârdır. Bütün bu davalar da, söz konusu şekillendirmeye hizmet eden tasfiye hareketidir” denildikten sonra, NATO'ya girişimiz hakkında şu değerlendirme yapılıyor: “O günkü değerlendirmelere göre, Sovyet tehdidi algılaması sonucu ülkemiz 1952'de NATO'ya girmiştir. O tarihten başlayarak, kendi omuzları üzerinde başkasının kafasını taşımanın bir bedeli olarak düşünme yetisini ve özgürlüğünü kaybetmiştir. Bizim yerimize başkaları düşünür olmuştur!” 
Evet, NATO'ya girildiği andan itibaren aynen böyle olmuştur fakat NATO'ya girişin gerekçesi olarak gösterilen 'Sovyet Tehdidi Algısı' üzerinde söyleyecek sözümüz var. Ne yazık ki, aradan geçen bunca yıla rağmen, bugün bile bu 'Sovyet Tehdidi' yalanına inananların sayıları oldukça fazladır. Bunun da sebebi, 1940'lı yıllar üzerinde yapılan karartmadır. Atatürk Dönemi pertavsızla incelenirken, İnönü döneminin, ülkemizi Amerika'nın vesayetine sokan uygulamalarını irdeleyenlerin sayısının bir elin parmaklarından daha da az olması; bu araştırmaların da üstlerinin örtülmesi ve bu konudaki Dinci-Liberal ittifakı ilginç değil midir? 
Komutanlar, şu çok vahim tespiti yapıyor: “Aynı dönemde, halkın kaderini paylaşma zayıflamış ve onun değerlerinden uzaklaşılmış ve bu ordu kendisine kan pompalayan damarları zaman içerisinde çürütmüştür. Maalesef bu orduyu yöneten bizler, Atatürk'ü doğru anlama ve anlatma becerisini gösteremedik. Yazınızda belirttiğiniz İttihatçı damar, aslında iki ayrı damardır. İkisi de vatansever olmakla birlikte, birisi askeri siyasetin içine sokmuş, diğeri askeri siyasetin dışına çıkarmaya özen göstermiştir. İkinci damar Mustafa Kemal'in damarıdır; ülkeyi kurtaran ve kuran O'dur. Öncelikle bunun altını çizmek istiyoruz.”
Bu tespitler tümüyle doğrudur. Sivil aydınlar arasında olduğu gibi, askerler arasında da 'Çağdaşlık ve Lâiklik' büyük ölçüde 'Din Dışı Olmak' olarak anlaşılmış ve Asker-Sivil aydınlarımızın bakışı 'pozitivist yani maddeci bir anlayışla şekillenmiştir. Aydın-Halk kopukluğunun en temel sebeplerinden birisi de budur. Asker ve Sivil kesimlerin, 'Lâikliğin Tehlikede Olduğu',  'Ülkenin mevcut iktidar eli ile şeriat devletine doğru götürüldüğü' ve buna benzer söylemleri ısrarla sürdürmeleri, İslâmiyet'i yeterince bilmeyen fakat dinine bağlı vatandaşlarımızın, 'Amerika'nın güdümünde olan' din istismarcısı iktidarların etrafında kümelenmelerine sebep olmuştur. Türban, Asker-Sivil Lâik kesimin yıpratılmasında çok güçlü bir Psikolojik Harp unsuru olarak büyük bir başarı ile kullanılmıştır. Bunun, Atlantik ötesinden kurgulandığının görülememesi hazindir.
Bu ülke aydınlarının öncelikli hedefi, 'İliklerimize kadar nüfus eden, iktisadî ve siyasî vesayeti altına girdiğimiz Batı emperyalizminin hegemonyasından kurtulmak'  olmalıdır. Fakat ne var ki, Küresel güç, 1970'li yıllarda, manipüle ettiği 'Komünizm Tehlikesi'ni kullanarak bu mücadeleyi birlikte vermeleri gereken vatansever güçleri  bölmeyi başarmıştır. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ise,  bu defa yine bu gücün manipüle ettiği 'Şeriat Tehlikesi' ile vatansever güçlerin birliği önlenebilmiştir! Sonuçları meydandadır; Türkiye Cumhuriyeti yok oluşun eşiğine getirilmiştir! 
Sayın Komutanların, İttihat ve Terakki Partisi konusundaki tespitleri  de önemlidir ve ne yazık ki, aydınlarımız arasında hâlâ daha 'Jön Türk' olmakla övünenlerin varlığı da bir gerçektir! Hâlbuki, Jön Türkler bize bir imparatorluk kaybettirmişlerdir. Namuslu ve vatansever insanlar olmaları ayrı bir konudur. Fakat hiçbir devlet tecrübesine sahip olmayan bu insanların iktidarında önce Balkanlar kaybedilerek, milletimize tarihin en büyük travmalarından birisi yaşatılmıştır. Daha sonra da, 'ganimetten pay kapmak hayaliyle' Birinci Dünya Harbi'ne girerek, Osmanlı İmparatorluğu'nu tarihe gömmüşlerdir. Atatürk'ün tek bir konuşmasında Jön Türk olmakla övündüğü duyulmuş mudur?
 Ne yazık ki, tarihimize önyargısız bakılamamakta; hâlâ daha 31 Mart 1909 hadisesi sebebiyle II. Abdülhamid'e saldırılmaktadır. Abdülhamid Han'a yapılan saldırılar Milliyetçi Aydınlar ile Ulusalcı Aydınlar arasında sağlam bir diyalog kurulmasının önündeki en büyük engellerden birisidir. Hâlbuki,  31 Mart ayaklanmasında İttihat ve Terakki yönetimini kusurlu bulan Atatürk bu konuda şu tespitleri yapmıştır: “İttihat ve Terakki reisleri hükümet kuvvetini meşrûluk prensiplerine aykırı olarak şahıslarında toplamışlar ve serbest seçimle gelen bir millet meclisi yerine, asker kuvvetine dayanarak zor ve şiddet kullanmışlardır. Bu fikrimi İttihatçı arkadaşlarıma söyledim durdum, fakat anlatamadım.” 31 Mart suçlularını yargılama divanında görev alan Rauf Orbay Mustafa Kemal'in bu düşüncelerine hak verir ve İttihatçı şahsiyetlerle eski yakınlığını kaybettiğini de söyler (“Çankaya”, s. 64).  Atatürk'ün ezberleri bozacak bu tespitleri Çankaya'nın sayfaları arasında öylece durur!
Sayın Komutanların yaptıkları bir önemli tespit de, askerî darbelerin mevcut sorunların daha da karmaşık bir hâl almasına sebep oldukları, yapılan bu hataların toplumun örgütlenmesini ve gelişmesini engellediği ve 'Ordu sihrini' de erozyona uğrattığıdır. Evet, ne acıdır ki, Ordumuz, NATO ile başlayan süreç içinde Kemalist anlayıştan uzaklaştırılarak, emperyalist devletlerin bölgemizdeki çıkarlarının bekçiliği konumuna itilmiş, askerî darbeler yaptırılmak suretiyle halk nazarındaki itibarı erozyona uğratılmıştır. Her şeyin bir plân çerçevesinde olduğuna emin olabilirsiniz. 
27 Mayıs Darbesi'nden sonra gelen üç idam Devlet Başkanı Cemal Gürsel ve İsmet Paşa'ya rağmen gerçekleştirilmiştir. Keza 12 Mart'tan sonra üç gencin asılmasında da Amerikan'ın etkili olduğunu bilmekteyiz. 12 Eylül'ün uygulamaları özellikle Kürt asıllı vatandaşlarımızda devlet düşmanlığının artmasına sebep olmuş; 'Eyalet Sistemi ' de ilk kez devlet tarafından bu dönemde dillendirilmiştir!
Bugün gelinen aşamada, artık Atatürk'e ve Türklüğe açıktan saldırılmaktadır. Sağlık Bakanlığı, devlete ait hastanelere ait tabelalardan T.C ibaresini kaldırmaya cüret edebilmektedir!  'Barış olmazsa kıyamet bekliyor' korkutmalarıyla,  bölünme sürecinin son aşaması olan 'Barış Süreci' millete dayatılmaktadır.
 Gerçekten çok gözü kara bir gidişle karşı karşıyayız. Fakat bir uyanışın, güçlü bir direnişin  başladığı da görülüyor. İşte 300 aydının imzaladığı bildiri!  İşte, başta Hasan Celâl Güzel olmak üzere muhafazakâr kesimde gelişmeye başlayan tepkiler! Uyanışı artık hiçbir güç durduramaz. Hele durun, daha neler göreceksiniz;  Atatürk'ü ve dinimizin asıl mesajını daha yeni kavramaya başladık. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık