• 06 Şubat 2017, Pazartesi 7:54
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

UMARIZ SAĞDUYU HÂKİM GELİR!
 Referandum öncesinde, başta sayın Başbakan, bazı  Bakanlar, AKP yönetim kademeleri ve yandaş medyanın, vatandaşı  'EVET' demeye ikna etmek için yaptıkları açıklamalara bakınca, insan, ülkemizin geleceği konusunda endişelenmeden edemiyor. CHP sanki, PKK'nın Meclis'teki temsilcisi HDP ile bir blok hâlinde “HAYIR” kapmayası yürütüyormuş gibi, sayın Başbakan, “EY CHP! Atatürk'ün Partisi'ne bu yakışıyor mu?”  diyerek CHP'yi suçluyor! Hâlbuki, anayasa değişikliğine toplumun değişik kesimleri  “HAYIR” diyor! MHP tabanının büyük bir çoğunluğu; Saadet Partisi, Yurt Partisi; Vatan Partisi'nin de aralarında bulunduğu birçok küçük parti ve partili olmayan vatandaşlarımız Partili Cumhurbaşkanına karşılar. 
AKP'nin PKK'ya karşı yürüttüğü mücadelenin sonuna kadar arkasındayız.  FETÖ Çetesi'ne karşı yürütülen mücadeleyi de, özenli davranılarak, suçsuz insanların mağdur edilmemesi şartıyla destekliyoruz. Fakat, Tarafsız bir Cumhurbaşkanının tüm vatandaşları kucaklaması gerektiği inancında olduğumuz için, Partili Cumhurbaşkanına karşıyız.  
Sayın Başbakanın; CHP'nin HDP ile işbirliği iddiasına gelecek olursak; geçmişe bakıldığında, bu konuda AKP'nin açık ara önde olduğunu söylemek hiç de abartılı olmayacaktır.  Açım Sürecinde -dünyada eşi benzeri görülmeyen bir şekilde-, silâh bırakmayan terör örgütü ile nasıl görüşme masasına oturulduğunu; Habur Çadır Mahkemesini;  Dolmabahçe Mutabakatını; terör örgütüne yapılacak operasyonlara izin verilmeyerek, Güneydoğu'da alan hâkimiyetinin nasıl PKK'ya bırakıldığını ve bunun doğurduğu acı sonuçları hatırlatırız. 
İktidara yakın çevrelerin “EVET” propagandası sırasında kullandığı üslup, gerçekten de hiç hoş değil. Hele, bazı kamu görevlilerinin “EVET” kampanyasına katılmaları var ki,  artık bu işin şirazesinden çıktığını göstermektedir. Bazı tanınmış sporcu ve sanatçılardan sonra, bazı kaymakamların da “EVET” kampanyasına katılmaları kabul edilebilecek bir davranış değildir. Kaymakam devlet memurudur. “EVET” kampanyasına katılmaları, “Biz devlet memuru değiliz; AKP'nin memurlarıyız” demek anlamına gelmez mi? Bu kaymakamlara, AKP'li olmayan vatandaşlarımız artık saygı duyarlar mı? Bu tür davranışlar devletin saygınlığına gölge düşürmez mi? 
Yazık! Bu devleti zaafa uğratacak davranışlarda bulunanlara; bu devleti çökertmeyi başardıkları takdirde, emperyalist 'dostların' bize bu coğrafyada başka bir devlet kurdurmayacaklarını hatırlatmak isteriz. Onun için, en alt düzeydeki memurdan en üst düzeydeki bürokrata kadar, devlete sahip çıkmak, devletin saygınlığına halel getirmemek hem memuriyet şerefinin bir gereğidir hem de vatanseverliğin gereğidir. 
Devletin Kaymakamları, oylarını açıklayarak, anayasa değişiklikleri kabul edildiği takdirde nasıl bir Türkiye tablosu ortaya çıkacağını da bize göstermiş oldular. 
Bir önceki yazımızda, Partili Cumhurbaşkanı gerçekleştiğinde artık yargı bağımsızlığından söz edilemeyeceği üzerinde durmuştuk.  Yeni göreve başlayan ABD Devlet Başkanı Trump'ın, 7 Müslüman ülkenin vatandaşlarına Amerika'ya giriş yasağı koyması üzerine, Amerikan yargısının verdiği iptal kararları, 16 Eyalet Başsavcısının  bu kararı kınayan bir bildiri yayınlamaları, bağımsız yargının  öneminin kavranması bakımından  iyi bir örnek oluşturmuştur. Bizim ülkemizde bir Hâkimin ya da bir Başsavcının böyle bir itirazda bulunması mümkün müdür?
Atatürk Dönemi hep, 'Tek Parti Diktatörlüğü Dönemi' diye suçlanır. Bize göre bunun temel sebebi, o dönemin yeterince bilinmemesidir. Şu çok iyi bilinmelidir ki, o dönemde emanet ehline verilmekteydi ve ülke adaletle yönetilmekteydi. İnsanlar mahkemelere güvenmekteydi. 
Eski İttihatçı ve rejim muhalifi Hüseyin Cahit Yalçın'ın  hatıralarından bir örnek vermek isteriz: 1930'lu yıllardır.  Yasaklı bir yazar olan Hüseyin Cahit, Akşam Gazetesinde takma adla yazılar yazmaktadır. Bir yazısı, dönemin güçlü adamı İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'ı rahatsız eder ve vali Üstündağ, Yalçın'a karşı hakaretler içeren bir saldırıda bulunur. Yalçın,  'Atatürk döneminde, bütünüyle bağımsız olduğuna inandığı Türk Mahkemelerinde haklı çıkacağı inancıyla', vali Muhittin Üstündağ'ı mahkemeye verir.  Mahkeme karar aşamasındayken, Üstündağ'ın eşinin, davadan vazgeçmesi için araya koyduğu kişilerin ricaları üzerine, Yalçın, mahkemeye bir dilekçe göndererek tazminat isteğinden vazgeçtiğini bildirir (Hüseyin Cahit Yalçın “Siyasî Anılar”, s. 387,  388)!
Düşünebiliyor musunuz? 'Diktatörlük' diye suçlanan Atatürk döneminde,  Mahkemelerimiz işte bu kadar bağımsızdı! 
Millî Şef İnönü Dönemi'nde  bile, üniversitelere müdahale edilemezdi.  Ankara Üniversitesi öğretim  üyelerinden Niyazi Berkes, Behice Boran ve Pertev Naili Boratav'ın, 'Komünistlik' suçlamasıyla  üniversiteden uzaklaştırılmak istenmeleri çok çarpıcı bir örnektir. 
Hükümet; hiçbir delile dayanmayan 'Komünistlik' suçlamasıyla, bu öğretim üyelerinin  görevlerine son verilmesini ister. 
Prof. Niyazi Berkes'in belirttiğine göre, Üniversitelerarası Kurul'un üyeleri Sıddık Sami Onar, emekli general Tevfik Sağlam, Ömer Celâl Sarç, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu,  Fahir Yeniçay isimli profesörler Başbakanlığa davet edilerek, bizzat Başbakan Hasan Saka ve Millî Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer tarafından baskıya maruz bırakılırlar. Hattâ Hasan Saka, 'Meclis isterse üniversite muhtariyetini (dokunulmazlığını) kaldırır' diye bir tehdit de savurur. Bu tehdide karşı aldığı cevap şudur:  “Eğer yüksek Meclis kararı beğenmez de bir kanunla üniversite muhtariyetini kaldırırsa, bunun tarihî sorumluluğu o Meclisin kendisine ait olur” (Prof. Niyazi Berkes, “Unutulan Yıllar”, s. 444). 
Hükümet, onca baskıya rağmen, Üniversitelerarası Kurul üyelerini ikna edemeyince; bu defa Meclis'te kabul edilen bir kanunla, o profesörlerin kadrolarını iptal ederek, görevlerine son verecektir!
Evet; Millî Şeflik Döneminde bile, Üniversitelerarası Kurul böyle onurlu kararlar alabilmekteydi. Günümüzün Çok Partili Döneminde, YÖK'ün, iktidarın bir talebine karşı çıkması mümkün müdür?
Ne yazık ki, ezberlerin karanlığında yaşamaktayız. Kimse ezberini bozmaya yanaşmıyor ve ezberini bozacak gerçeklere dönüp bakmıyor bile!  Bu yargımız sadece iktidar ve yandaşları için değildir; muhalefet için de geçerlidir.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun,  Atatürk'e ait bir hatırası ile yazımızı noktalayalım. Yakup Kadri,  Atatürk'ün sofrası ile ilgili şu hâtırasını anlatıyor:
 “Kendi etrafında her vakit, 'Evet' denilmesinden memnun olmazdı. Bunun aksine olarak, bazı inatçı iddiacılara, kendi düşüncesine taban tabana zıt fikirleri müdafaa ettirmekten hoşlanırdı.  Bir akşam, böyle biriyle (bir küçük devlet memuru), bir hararetli konuşmasını hatırlıyorum.  Mustafa Kemal, enikonu öfkelenmişti. Sert ve sinirli bir tonla konuşuyor, ara sıra elini masaya vuruyordu.  Muhatabı ise, bundan hiç alınmamış görünüyor, sükûnetle inadında ısrar ediyordu. Biz, ona acıyorduk.  İstikbalini tehlikeye düşmüş sanıyorduk.  Hâlbuki, bu küçük memur bu hâdiseden birkaç ay sonra yüksek bir vazifeye tayin  edildi.  Ondan sonra da mebus oldu. Zira Atatürk, bunun inatçılığına kuvvetli bir karakter mânası vermişti” (Atatürk, s. 124).
Bugün, 'Diktatör' olarak suçlanan Atatürk, hiç çekinmeden kendisi ile tartışan bir küçük memura karşı bile, işte bu kadar hoşgörülüydü! 
Günümüzde bir küçük memurun, bırakınız Cumhurbaşkanını, bir iktidar mensubu ile tartışmaya cesaret edebilmesi mümkün müdür?

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık